Hüseyin Baş’ın bu çıkışı, yalnızca bir savaş değerlendirmesi değil; aynı zamanda küresel güç dengelerine dair iddialı bir okuma niteliği taşıyor. Özellikle İran merkezli gelişmeler üzerinden yaptığı analiz, klasik “kazanan-kaybeden” yaklaşımını aşarak meseleyi zihinsel ve toplumsal etkiler üzerinden ele alıyor. Bu bakış açısına göre asıl değişim, sahadaki askeri sonuçlardan ziyade, halkların korku algısında yaşanan kırılmayla ilgilidir.
Öte yandan Baş’ın değerlendirmelerinde ekonomik boyutun altı özellikle çiziliyor. İran üzerinden yürüyen gerilimin temelinde enerji kaynakları ve bu kaynakların hangi para birimiyle ticaretinin yapılacağı meselesi bulunduğunu ifade eden Baş, küresel sistemin merkezinde yer alan dolar hakimiyetine dikkat çekiyor. Bu yaklaşım, jeopolitik gerilimlerin arka planında ekonomik rekabetin belirleyici rolünü öne çıkaran bir perspektif sunuyor.
Bu noktada merhum Prof. Dr. Haydar Baş’ın tezlerine yapılan vurgu ise ideolojik bir çerçevenin de altını çiziyor. Milli paralarla ticaret önerisi, yalnızca ekonomik bir model değil; aynı zamanda mevcut küresel düzene alternatif üretme iddiası taşıyor. Baş’a göre dolar merkezli sistemin çözülmesi, ancak ülkelerin kendi para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmasıyla mümkün olabilir.
Bu çerçevede bakıldığında, dile getirilen görüşlerin yalnızca bugünün sıcak gelişmelerine değil, uzun vadeli bir küresel dönüşüme işaret ettiği görülüyor. Özellikle enerji kaynakları üzerindeki rekabetin artması, yeni ticaret yollarının şekillenmesi ve alternatif finans sistemlerinin konuşulması, dünyanın çok kutuplu bir yapıya doğru evrildiği yönündeki tezleri güçlendiriyor. Bu da her bölgesel gerilimin, aslında küresel sistemdeki daha büyük bir kırılmanın parçası olabileceğini düşündürüyor.
Diğer yandan, bu tür çıkışların iç kamuoyuna yönelik bir yönü olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Siyasi söylem, çoğu zaman sadece dış politikayı değil, aynı zamanda toplumun moral ve motivasyonunu da şekillendirir. Bu nedenle kullanılan dilin, toplumda özgüven oluşturma, direnç hissini artırma ve alternatif bir bakış açısı sunma gibi işlevleri de bulunmaktadır.
Son olarak, tüm bu değerlendirmeler ışığında şu gerçeği unutmamak gerekir: Küresel dengeler hızla değişirken, ülkelerin ve toplumların bu değişimi doğru okuyabilmesi hayati önem taşımaktadır. Eleştiriler, tezler ve iddialar farklı olabilir; ancak ortak ihtiyaç, daha adil, daha dengeli ve daha öngörülebilir bir dünya düzeninin inşa edilmesidir. Bu da ancak sağduyulu analizler ve gerçekçi politikalarla mümkün olacaktır.
Uğur Kepekçi




