“Kapitalist sistem, bu kıtlık dogması üzerine inşa edildi. Bu anlayışa göre; kaynaklar sınırlıdır, dolayısıyla rekabet kaçınılmazdır ve çatışma doğaldır.
Sonuç olarak güçlü olan hayatta kalır. İşte bugün dünyada yaşanan pek çok savaş, tam da bu bakış açısının fiilî sonucudur. Soruyu açık soralım; petrol bir savaş sebebi değil mi? Doğal gaz jeopolitik bir silaha dönüşmedi mi?
Enerji hatlarını ordular koruyor. Bu durum bize şunu gösteriyor: “Kaynaklar kıt” denilerek aslında, kaynaklar üzerinden kurulan istila mantığı meşrulaştırılmaktadır”.
Modern dünyanın bize ezberlettiği en köklü yalanlardan biri şudur: Kaynaklar kıttır. Bu iddia öylesine güçlü bir dogma hâline getirilmiştir ki; savaşlar kaçınılmaz, rekabet zorunlu, çatışma ise “doğal” kabul edilmiştir. Kapitalist sistem, tam da bu kıtlık dogması üzerine inşa edilmiştir. Hüseyin Baş’ın Viyana’daki konuşmasında işaret ettiği gibi, bugün yaşadığımız küresel krizlerin arka planında bu zihinsel kabullerin izleri vardır.
Bu anlayışa göre; kaynaklar sınırlıdır, dolayısıyla herkes herkesin rakibidir. Güçlü olan hayatta kalır, zayıf olan elenir. Devletler de şirketler gibi davranır; daha fazla kaynağa ulaşmak için baskı kurar, tehdit eder, gerektiğinde savaş çıkarır. Bugün dünyada yaşanan pek çok savaş, işte bu bakış açısının fiilî sonucudur. Soru açık sorulmalıdır: Petrol bir savaş sebebi değil midir? Doğal gaz, küresel siyasetin en sert jeopolitik silahına dönüşmemiş midir?
Enerji hatlarını orduların koruduğu bir dünyada, savaşların “özgürlük”, “demokrasi” ya da “güvenlik” adına yapıldığına inanmak artık safdillik olur. Boru hatlarının geçtiği coğrafyalar ateş altındaysa, mesele insan hakları değil; kaynak hâkimiyetidir.
Bu açıdan Sayın Hüseyin Baş’ın bu tespiti tam isabet bir tespittir: “Kaynaklar kıt” denilerek aslında, kaynaklar üzerinden kurulan istila mantığı meşrulaştırılmaktadır.” Gerçekten de kıtlık söylemi, dünyadaki savaşların ideolojik zırhı haline dönüşmüştür.
Milli Ekonomi Modeli’nin (MEM) en köklü itirazı tam da bu noktadadır. MEM, insanlık tarihinin en büyük ve en kanlı yalanını çürütmüştür: Kaynaklar kıt değildir; adalet kıttır. Dünya, bugünkü nüfusunu doyurabilecek imkâna fazlasıyla sahiptir. Ancak bu imkân, belirli merkezlerde toplanmış; geri kalan coğrafyalara yoksulluk, borç ve çatışma olarak dağıtılmıştır. Sorun üretim değil, paylaşım sorunudur.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu bu yaklaşım, ekonomik olduğu kadar ahlâkî bir itirazdır da. İnsanlığı “güçlü–zayıf” ayrımına mahkûm eden anlayış yerine, üretimi artıran ve adil paylaşımı esas alan bir düzeni savunur. MEM’e göre devlet, kıtlığı yöneten değil; bolluğu organize eden bir akıldır. Bu yüzden model, savaş ekonomisini değil; barış ekonomisini mümkün kılar.
Hüseyin Baş’ın vurgusu bu açıdan hayati önemdedir. Eğer dünyaya hâkim olan zihniyet değişmezse, savaşlar bitmeyecek; sadece gerekçeleri değişecektir. Dün petrol için bombalanan şehirler, bugün enerji hatları için; yarın su kaynakları için hedef alınacaktır. Ancak kıtlık dogması çökerse, savaşın meşruiyet zemini de çöker.
Bugün asıl mesele, kaynakların gerçekten kıt olup olmadığı değil; bu yalanla kimlerin zenginleştiğidir. Milli Ekonomi Modeli, bu soruyu yüksek sesle sormuş ve cevabını vermiştir.
“Kaynaklar sınırlıdır, İnsanların ihtiyacı sınırsızdır.” Yalanı artık çökmüştür. Prof. Dr. Haydar Baş’la birlikte literatürde ekonominin tanımı “Haydarizm” ya da “Milli Ekonomi Modeli” olarak adlandırılan modelle değişmiştir. Ve artık Haydarizm’e göre “Kaynaklar sınırsız, ihtiyaçlar sınırlıdır, sınırsız olan ihtiraslardır.”
Ve görünen odur ki, bu cevap; yalnızca ekonomik değil, insanlığın geleceğini ilgilendiren tarihî bir yüzleşmenin de kapısını aralamaktadır.
(Devam edecek…)
Uğur Kepekçi




