Kul hakkının yeni yüzü

Kul hakkı denildiğinde çoğumuzun aklına ilk olarak bir insanın malını zorla almak, borcunu ödememek veya birinin hakkını açıkça gasp etmek gelir.

Oysa çağ değişiyor, yöntemler değişiyor; fakat hakkın mahiyeti değişmiyor.

Bugün bir insanın hakkına ulaşmanın yolu bazen elinden zorla para almak değil, onun güvenini kullanarak kendi rızasıyla parasını vermesini sağlamaktan geçebiliyor.

Son günlerde gündemden düşmeyen fon soruşturması bu açıdan ayrıca düşünülmelidir. SPK’nın açıklamasına göre tasfiye kapsamındaki 131 fonda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.

Soruşturmanın hukuki sonucunu elbette yargı belirleyecektir. Fakat burada bizi ilgilendiren daha temel bir soru vardır:

Bir insanın yıllarca biriktirdiği para, başkasının haksız kazancına dönüşürse bunun vicdani karşılığı nedir?

Para değil, emek kayboluyor

Bir emeklinin hesabındaki para yalnızca para değildir.

Bir babanın birikimi yalnızca para değildir.

Bir annenin çocuğu için ayırdığı para yalnızca para değildir.

O paranın içinde yıllar vardır.

Çalışılmış günler vardır.

Ertelenmiş ihtiyaçlar vardır.

Hayaller vardır.

Dolayısıyla haksız kazanç yalnızca bir rakamın başkasının hesabına geçirilmesi değildir. Bir insanın emeğine, güvenine ve geleceğine dokunmaktır. İşte kul hakkının ağırlığı da burada ortaya çıkar.

İmam Ali (a.s.) bu anlayışı çok net ortaya koyar: “Mazlumun hakkını zalimden alacağım.” Bu söz, ekonomik hayatta hakkın korunmasının sadece hukuki değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk olduğunu da hatırlatır.

Güvenin istismarı

Finans dünyasında güven büyük bir sermayedir.

İnsan, karşısındaki kurumun hukuki yapısına, yetkisine, uzmanlığına ve verdiği bilgiye güvenerek karar verir.

Bu güven kötüye kullanıldığında ortaya yalnızca ekonomik zarar çıkmaz.

Toplumun birbirine duyduğu güven de yara alır.

Nitekim Sermaye Piyasası Kurulu haziran ayında kendilerini SPK yöneticisi veya çalışanı gibi tanıtarak vatandaşlardan para isteyen kişilere karşı özel uyarı yayımlamıştı. Kurul, kendi personelinin telefon, mesaj veya sosyal medya yoluyla para talep etmeyeceğini açıkça bildirdi.

Demek ki günümüzün dolandırıcılık yöntemlerinde güven duygusu da bir araç hâline getirilebiliyor.

Helal kazanç sadece cebin meselesi değildir

İslam’ın kazanç anlayışı burada çok açık bir ölçü koyar:

Bir kazanç başkasının hakkını çiğniyorsa, miktarı ne olursa olsun insanı zenginleştirmez.

Çünkü helal kazanç sadece paranın sahibine ulaşması değildir.

O paranın hangi yoldan kazanıldığı da önemlidir.

Bu nedenle ekonomik hayatta denetim kadar ahlak da gereklidir.

Devlet suç varsa soruşturur.

Mahkeme suç varsa hüküm verir.

Kurullar piyasayı denetler.

Fakat insanın kendi nefsini denetlemesi başka bir sorumluluktur.

Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nde ekonominin merkezine insanın emeği, çalışması ve üretimi konularak ekonomik bağımsızlık ve adil düzen hedeflenmektedir.

Bir başkasının kaybı, benim kazancım olabilir mi?

İşte asıl soru budur.

Bir insanın kaybettiği yerde ben kazanıyorsam, o kazancın kaynağını sorgulamam gerekir.

Çünkü her kazanç başarı değildir.

Bazı kazançlar insanı dünyada zengin gösterirken ahirette borçlandırabilir.

Kul hakkının hesabı da burada başlar.

Para kazanmak kolay olabilir; fakat hakkıyla kazanmak asıl marifettir.

Bugünün finans dünyasında ihtiyaç duyduğumuz şey yalnız daha çok para değil; daha çok güven, daha fazla şeffaflık ve daha güçlü bir helal kazanç ahlakıdır.

Nitekim BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş, 1 Eylül 2026 tarihli açıklamasında, ekonomik krizlerin gelir dağılımındaki adaletsizliği derinleştirdiğini ve sorunun krizleri üreten ekonomik sistemin kendisinde olduğunu belirterek, “Çözüm: Milli Ekonomi Modeli” tespitini yaptı.

Mesele yalnızca daha çok kazanmak değil; hakkı gözeten, insanı ve emeği koruyan bir ekonomik düzen kurabilmektir.

Önerilen Makale

Umre: Bir ibadetten daha fazlası

Umre, yalnızca Kâbe’yi ziyaret edip tavaf yapmak, sa’y etmek ve birkaç ibadeti yerine getirmekten ibaret …