Her Ramazan aynı manzarayla karşılaşıyoruz: Marketlerde iftar kolileri, televizyon ekranlarında sahur programları, sosyal medyada peş peşe hatim ilanları… Şehir ışıklandırılıyor, sofralar büyüyor, takvimler işaretleniyor. Ramazan adeta görünür hâle geliyor.
Fakat bütün bu görünürlüğün ortasında sormamız gereken esas soru şu: Ramazan gerçekten kalbimize iniyor mu? Çünkü Ramazan, kültürel bir heyecan değil; vahyin yeryüzüne inişini hatırlatan ilahî bir diriliş çağrısıdır. Nitekim Yüce Allah, Bakara Suresi 185. Ayette bu ayı doğrudan Kur’an’la tanımlar.
“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah’ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.”
Demek ki Ramazan’ı anlamanın yolu, Kur’an’ı merkeze almaktan geçer.
Kur’an, insanlığın istikametini kaybettiği bir dönemde indirildi. Cahiliye karanlığında adalet zayıflamış, güç hakikatin önüne geçmiş, merhamet yerini zulme bırakmıştı. İlk vahyin “Oku!” emriyle başlaması (Alak Suresi) sadece bir metni seslendirme çağrısı değil; insanı ve toplumu yeniden inşa etme hamlesiydi. Kur’an, putları yıkmadan önce zihniyeti dönüştürdü; sistemi değiştirmeden önce kalbi diriltti. Ramazan işte bu tarihsel dirilişi her yıl yeniden gündemimize taşır.
Bugün ise başka bir savrulmanın içindeyiz. Bilgi çağında yaşıyoruz ama hikmet yoksulluğu çekiyoruz. Evlerimizde Kur’an var; fakat kararlarımızda ne kadar var? Dilimizde ayetler dolaşıyor; fakat ticaretimizde dürüstlük, aile hayatımızda merhamet, kamu düzeninde adalet ne ölçüde karşılık buluyor? Eğer Kur’an sadece mukabele saatlerinde okunuyor ama gündelik hayatımızın ölçüsü hâline gelmiyorsa, Ramazan’ı şeklen yaşıyor; ruhunu ıskalıyoruz demektir. Oysa Kur’an bir ses değil, bir istikamettir.
Kur’an’ın indiği toplum kısa sürede değişti. Kız çocuklarını diri diri gömen bir anlayış, merhameti medeniyetin temeline koydu. Gücün hak sayıldığı bir düzen, adaletin üstünlüğünü kabul etti. Bu dönüşüm, kuru bir söylemle değil; vahyin hayata taşınmasıyla gerçekleşti. Ramazan bize işte bu pratiği hatırlatır: Okunan ayet, yaşanan ahlâka dönüşmediği sürece eksiktir.
Bugün ekranlarımızda savaş görüntüleri, ekonomik adaletsizlikler, aile içi çözülmeler ve gençliğin yön arayışı konuşuluyor. Hepimiz “Nerede yanlış yapıyoruz?” sorusunu soruyoruz. Belki de cevap çok yakında duruyor: Kur’an’ı okuyoruz ama onu karar mekanizmalarımıza indirmiyoruz. Eğer Ramazan’ı gerçekten ihya etmek istiyorsak, vahyi sadece ses olarak değil yaşantı olarak hayatımıza taşımalıyız. Çünkü Kur’an rafta durdukça sorunlar büyür; hayata indikçe insan ve toplum yeniden ayağa kalkar. Ramazan, tam da bunun için vardır.
Uğur Kepekçi




