VİYANA’DAKİ 11’İNCİ ULUSLARARASI MEM KONGRESİ VE HÜSEYİN BAŞ’IN KONUŞMA ANALİZİ
Prof. Dr. Haydar Baş’ın şahsına münhasır “30 yılımı verdim” dediği Milli Ekonomi Modeli meyve vermeye devam ediyor. Haydar Baş Hocamızın vefatından sonra bazı aklı evveller bu hareketin onun vefatıyla misyonunu tamamladığı zannıyla sırt dönerek Haydar Baş Hocamıza vefasızlık etmişlerdir.
Bu kongreyle birlikte bu yanlış zanna kapılanlar da uyanışa geçerek aklını başına alarak bu kutlu hizmet kervanına kaldığı yerden katılmasını ummaktayım.
Uluslararası Milli Ekonomi Modeli kongrelerinin 11’incisi Viyana’da 20 ülkeden gelen 50’den fazla ilim ve fikir adımı akademisyenler Milli Ekonomi Modelinden çağdaş sorunlara çözüm prensiplerini sundular.
Bizler bu kongreyi 2 gün boyunca televizyondan izledik. Katılımcı akademisyenlerin çokluğundan dolayı oturumlar 2 ayrı salonda yapıldı. Daha önce katıldığımız kongrelerden çok daha farklı teknik donanımların kullanıldığı gerek ses sistemi gerek tercüme sisteminin mükemmelliği kongreye kalite kattığı gözden kaçmadı.
Dünyanın hemen her yöresinden doğusuyla batısıyla kuzeyiyle güneyiyle her yerden katılımcıların olduğunu gözlemledik.
Televizyon yorumuna katılanlardan gazetecilerden birinin kullandığı şu ifade anlatmak istediklerimizi en açık bir şekilde anlatmaktaydı:
“Biz daha önce düzenlenen Milli Ekonomi Modeli kongrelerine katıldık. Gazeteci gözüyle bazı yüzeysel incelemeler yaptık. Kapitalizme tamamen karşı bir fikre sahip olduğum için modele sadece kapitalizme karşı bir görüş olduğu için kısıtlı bir destek veriyordum. Ancak bu kongrede gördüm ki dünyanın her kültüründen her bölgesinden ilim adamlarının Milli Ekonomi Modeline bizden çok daha evvel ulaştığını modeli kendi kültürlerine göre çözüm modeli olarak özümsediğini görünce hayretler içinde kaldım. Haydar Baş’ın fikirleri dünyanın hemen her yerine ulaşmış olduğunu gördüm. İşin en can alıcı noktası dünyanın ekonomik olarak çöküşe geçtiği ve yeni bir model arayışına girdiği bir dönemde Milli Ekonomi Modeli bu boşluğu doldurabileceği hakkında bir fikre kapıldım.”
11’inci Milli Ekonomi Modeli’nin Viyana’da yapılmasının gerek kültür gerek bilimsel açıdan batının kapısı hükmünde olması bundan sonra modelin batıda daha yoğun olarak gündem olacağını da göstermektedir.
11’inci Milli Ekonomi Modeli Uluslararası Viyana kongresinin, ekonominin tamamen dibe vurduğu Türkiye ekonomisi içinde bir nefes olmasını diliyorum.
Türk milletinin bu konudaki şansı diğer ülkelerden 3 konuda daha yüksektir. 1. Modeli icat eden Prof. Dr. Haydar Baş Türk milletinden biridir.
2. Bağımsız Türkiye Partisinin parti projesinde Milli Ekonomi Modeli uygulama alanı içerisindedir.
3. Prof. Dr. Haydar Baş’ın yetiştirdiği kadro ve Lideri Av. Hüseyin Baş bu görevi layığıyla yerine getirecek donanıma sahiptir. Ve görev başındadır.
VİYANA’DAN KURTULUŞ REÇETESİ OLARAK MEM İLAN EDİLDİ
Davos’ta küresel kapitalizmin artık sürdürülemez olduğunun bizzat sistemin kurucuları tarafından itiraf edilmesi, dünyayı yeni bir belirsizlik ve karanlık dönemin eşiğine getirdi. Servetin belli ellerde toplandığı, emeğin değersizleştirildiği ve insanın sadece bir tüketim nesnesine indirgendiği bu düzenin çöktüğü ilan edilirken; insanlık “yerine ne koyacağız?” sorusuyla baş başa bırakıldı. İşte tam da bu noktada, Viyana’da düzenlenen 11. Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi, karamsarlığın ortasında güçlü bir kurtuluş muştusu olarak yükseldi.
Viyana’dan dünyaya verilen mesaj son derece açıktı: Çözüm vardır ve bu çözüm, merhum Prof. Dr. Haydar Baş tarafından ilmi temellerle ortaya konulan Milli Ekonomi Modelidir. Farklı dinlerden, farklı kültürlerden ve farklı coğrafyalardan gelen ilim insanları ve akademisyenler, ortak bir vicdanla bu gerçeği dile getirdi. Kapitalizmin iflas ettiği bir çağda, insanı merkeze alan, adaleti esas kılan ve üretimi gerçek anlamda tabana yayan bir model olarak MEM öne çıktı.
Haydar Baş’ın yıllar önce “Para bir amaç değil, araçtır” diyerek ortaya koyduğu bu model, bugün Davos’taki itiraflarla birlikte yeniden ve daha güçlü biçimde anlam kazanmaktadır. Milli Ekonomi Modeli; faizi, borcu ve sömürüyü merkeze alan anlayışa karşı, emeği, hakkaniyeti ve sosyal adaleti önceleyen bir iktisadi düzen teklifidir. Bu yönüyle sadece bir ekonomik model değil, aynı zamanda bir medeniyet tasavvurudur.
Viyana’daki kongre, Haydar Baş’ın fikrî mirasının ne kadar evrensel ve zamana dirençli olduğunu bir kez daha göstermiştir. Dün “ütopya” olarak görülen bu yaklaşım, bugün kapitalizmin enkazı altında çıkış yolu arayan dünya için gerçekçi ve uygulanabilir bir alternatif olarak konuşulmaktadır. Tartışılan şey artık “olur mu?” sorusu değil, “neden hâlâ uygulanmıyor?” sorusudur.
Bugün dünyada yaşanan ekonomik krizler, artan gelir adaletsizliği ve derinleşen sosyal yaralar; meselenin sadece rakamlardan ibaret olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Ekonominin ahlâktan, adaletten ve insan onurundan koparıldığı her yerde; refah değil kriz, huzur değil kaos üretilmektedir. Viyana’daki ortak kanaat ise nettir: İnsanı yaşatmayan hiçbir sistem, uzun vadede ayakta kalamaz.
Bu yönüyle Milli Ekonomi Modeli, sadece küresel sisteme yöneltilmiş bir itiraz değil; insanlığa yapılmış güçlü bir davettir. Kendi kaynaklarına güvenen, emeği koruyan ve üretimi teşvik eden bu anlayış; milletlerin yeniden ayağa kalkabileceğini göstermektedir. Davos’ta çöküş itiraf edilirken, Viyana’dan yükselen ses tarihe şu notu düşmüştür: İnsanlığın kurtuluş reçetesi vardır ve o reçetenin adı, Haydar Baş’ın ilimle yoğrulmuş Milli Ekonomi Modeli’dir.
HÜSEYİN BAŞ’IN VİYANA KONUŞMASI ANALİZİ
Viyana Teknik Üniversite’sinde 7-8 Şubat tarihlerinde gerçekleştirilen 11. Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresine 21 ülkeden 50’den fazla bilim adamı ve akademisyen katıldı.
Kongrenin kapanış konuşmasını ise Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş yaptı.
Sayın Hüseyin Baş’ın yaptığı konuşma 2 gün süren uluslararası kongredeki ilmi tebliğlerin bir özeti ve inşa edilen ulu bir yapının çatısı hükmündeydi. Her kelimesi çok önemli olan konuşmasını ana başlıklar halinde ele alacak ve geniş bir analiz sunacağız. Hüseyin Baş’ ın konuşmasını 10 paragrafta analiz yapmaya çalışacağız. Umuyorum Viyana’da Düzenlene 11’inci Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi ve Hüseyin Baş’ın bu konuşması Tarihin akışını değiştirecektir. Bu analizin yazarı olarak ben de bu tarihi olaya şahitlik edeceğim için kendimi şanslı biri olarak göreceğim inşallah.
Hüseyin Baş konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
“SAVAŞLAR BİR TALİHSİZLİK DEĞİL; REZERV PARA SALTANATI SÜRSÜN DİYE…”
“Bugün dünyanın neresine bakarsanız bakın ister kavrulan topraklara ister patlayan bombalara, isterse mülteci akınlarına… Gördüğünüz tüm bu felaketlerin tek bir ortak sicil kaydı vardır: Sömürgeci ekonomi sistemi! Savaşlar bir talihsizlik değil; rezerv para saltanatı sürsün diye çıkarılan planlı cinayetler! Güvenlik sorunları bir tesadüf değil; ekmeği adil bölüşemeyenlerin, huzuru silahta arama zavallılığıdır! Bugün dünyada yaşananlar tek kutuplu bir dünya düzeninin baskı ve korku politikalarıyla ayakta tutulma çabasının sonuçlarıdır. Bu tiyatronun elbet bir gün sona ereceği beklenen bir şeydi. Ama artık o beklenen günün şafağındayız. Yangını başlatanın bu modelin sahibi, Prof. Dr. Haydar Baş olduğunu hatırlatmak gerekir…”
Dünya, uzun zamandır yaşadığı felaketleri “kader”, “jeopolitik gerilim” ya da “kaçınılmaz güvenlik riskleri” başlıkları altında okumaya alıştırıldı. Oysa Viyana’da konuşan BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş, bu aldatıcı perdeleri bir bir aralayan net bir cümle kurdu: “Savaşlar bir talihsizlik değil; rezerv para saltanatı sürsün diye çıkarılan planlı cinayetlerdir.” Bu ifade, yaşananların tesadüf değil; sistematik bir ekonomik düzenin zorunlu sonucu olduğunu yüzümüze çarpıyor.
Bugün yeryüzünün neresine bakarsanız bakın; kuraklıkla kavrulan coğrafyalar, bombalarla yıkılan şehirler, yollara düşmüş milyonlarca insan… Hepsinin ortak bir sicil kaydı var: Sömürgeci ekonomi sistemi. Hüseyin Baş’ın altını çizdiği gibi mesele sadece silah, sınır ya da ideoloji meselesi değil; asıl mesele, dünyayı tek merkezden yöneten rezerv para düzeninin sürdürülebilirliğidir. Parayı basan, gücü de belirliyor; gücü belirleyen ise savaşı nerede, ne zaman çıkaracağına karar veriyor.
Rezerv para sistemi; emeği, üretimi ve insanı merkeze alan bir ekonomik yapı değil, tam aksine krizle beslenen bir tahakküm düzenidir. Bu sistem, barış zamanlarında borçlandırarak, savaş zamanlarında ise silahlandırarak ayakta kalır. Küresel ölçekteki her gerilim, rezerv para sahipleri için yeni bir finansman alanı, yeni bir borç döngüsü ve yeni bir bağımlılık ilişkisi doğurur. Bu nedenle savaşlar bu düzen için bir arıza değil; işleyişin ta kendisidir.
“Güvenlik sorunu” diye sunulan her kriz, aslında adil paylaşımın reddinin bir sonucudur. Ekmeği bölüşemeyenler, huzuru silahta arar. Bu yüzden bugün güvenlik kavramı; insanı koruyan değil, sistemi koruyan bir aparata dönüşmüş durumdadır. Tek kutuplu dünya düzeni, baskı ve korku politikalarıyla ayakta tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak bu düzen artık kendi ağırlığını taşıyamıyor; çatlaklar büyüyor, sahne dekoru dökülüyor.
Hüseyin Baş’ın konuşmasında dikkat çeken bir diğer önemli vurgu ise, bu gidişatın yeni olmadığı gerçeğiydi. Bugün yaşananların fikrî altyapısı yıllar önce deşifre edilmişti. Rezerv para düzenine karşı ekonomik bir itiraz geliştiren, sömürgeci modele alternatif bir sistem ortaya koyan Prof. Dr. Haydar Baş, bu çarpık düzenin insanlığı nereye sürükleyeceğini çok daha önce ortaya koymuştu. Bugün yaşananlar, o tespitlerin birer teyidinden ibarettir.
Viyana’da yapılan bu konuşma, yalnızca güncel krizlere dair bir değerlendirme değil; çöken bir dünya düzeninin teşhiri ve yeni bir iktisadî arayışın ilanıdır. Sahne hâlâ kuruludur, aktörler rollerini oynamaktadır; fakat perde arkasındaki hakikat artık gizlenemiyor. Ve görünen odur ki, rezerv para saltanatı, kendi ürettiği yangının küllerinde tükenmektedir.
“MİLLİ EKONOMİ MODELİ, DÜNYAYI DEĞİŞTİREN BİR SÖZDÜR”
“Milli Ekonomi Modeli, değişen dünyaya söylenmiş bir söz değildir. Milli Ekonomi Modeli, dünyayı değiştiren bir sözdür. Bu model, krizlere uyum sağlamak için değil, kriz üreten düzeni ortadan kaldırmak için yazılmıştır. Ekonomiye makyaj yapmak için değil, yeni bir ekonomik düzen kurmak için yazılmıştır. Bu gerçek 2013 yılında Rusya Federasyonu Devlet Duma’sında Modelin mimarı Prof. Dr. Haydar Baş’ın şu sözleri ile tarihe not düşülmüştür; “Milli Ekonomi Modeli, sessiz bir devrimle kapitalizmi tarihe gömüyor.” O devrim artık sessiz değil, Avrupa’nın kalbinden tüm dünyayı saran bir haykırış… Bugün dünyaya hâkim olan ekonomik sistem, tesadüfen oluşmuş değildir.”
Ekonomi literatüründe birçok model vardır; kimi krizi yönetmeyi, kimi sistemi yamamayı, kimi de mevcut düzeni biraz daha katlanılabilir hâle getirmeyi amaçlar. Ancak Viyana’da konuşan BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş’ın altını çizdiği gerçek şudur: “Milli Ekonomi Modeli, değişen dünyaya söylenmiş bir söz değildir. Milli Ekonomi Modeli, dünyayı değiştiren bir sözdür.” Bu ifade, sıradan bir ekonomik yaklaşımın değil, köklü bir sistem itirazının cümleye dökülmüş hâlidir.
Bugün dünyaya hâkim olan ekonomik sistem, tesadüfen oluşmuş değildir. Bu düzen; bilinçli tercihlerle, güç ilişkileriyle ve çıkar çatışmalarıyla inşa edilmiştir. Krizler bu sistemin arızası değil, yakıtıdır. Çünkü kriz, borçlandırmayı; borçlandırma, bağımlılığı; bağımlılık ise siyasi ve askerî tahakkümü beraberinde getirir. Hüseyin Baş’ın işaret ettiği gibi, mesele krizlere uyum sağlamak değil; kriz üreten düzeni ortadan kaldırmaktır.
Milli Ekonomi Modeli tam da bu noktada ayrışır. Bu model, ekonomiye makyaj yapmak için değil; yeni bir ekonomik düzen kurmak için yazılmıştır. Üretimi merkeze alan, insanı rakamdan ibaret görmeyen, devletin piyasaya seyirci değil; düzen kurucu olduğu bir anlayışı savunur. Paranın değil, emeğin esas alındığı bu yaklaşım; bugüne kadar “olmaz” denilen birçok ezberi daha kâğıt üzerinde geçersiz kılmıştır.
Bu gerçeğin tarihe not düştüğü anlardan biri, 2013 yılında Rusya Federasyonu Devlet Duma’sında yaşanmıştır. Modelin mimarı Prof. Dr. Haydar Baş, o gün şu cümleyi kurmuştur: “Milli Ekonomi Modeli, sessiz bir devrimle kapitalizmi tarihe gömüyor.” O gün “sessiz” olan bu devrim, bugün artık fısıltı olmaktan çıkmış; Avrupa’nın kalbinden yükselen, küresel ölçekte yankı bulan bir haykırışa dönüşmüştür.
Çünkü kapitalizm artık savunulabilir bir sistem olmaktan çıkmıştır. Gelir adaletsizliği derinleşmiş, orta sınıf erimiş, refah söylemi yerini güvensizliğe bırakmıştır. Bugün devletler bütçelerini değil, toplumlar geleceklerini kaybetmektedir. Bu tablo karşısında Milli Ekonomi Modeli, bir nostalji ya da teorik öneri değil; zorunlu bir çıkış yolu olarak yeniden gündeme gelmektedir.
Hüseyin Baş’ın Viyana’daki vurgusu, tam da bu tarihsel kırılma noktasına işaret etmektedir. Dünya, eski sistemin ürettiği sorunlarla yönetilemeyecek kadar değişmiştir. Artık yeni bir söz, yeni bir düzen ve yeni bir iktisadî akıl gerekmektedir. Milli Ekonomi Modeli, bu ihtiyacın adı; Prof. Dr. Haydar Baş ise bu itirazın fikir mimarıdır.
Bugün mesele, bu modeli “duymak” değil; anlamak ve cesaretle tartışmaktır. Çünkü bazı sözler vardır ki zamana uymaz; zamanı değiştirir. Milli Ekonomi Modeli de işte böyle bir sözdür.
“MEM İNSANLIK TARİHİNİN EN BÜYÜK VE EN KANLI YALANINI ÇÜRÜTTÜ”
“Kapitalist sistem, bu kıtlık dogması üzerine inşa edildi. Bu anlayışa göre; kaynaklar sınırlıdır, dolayısıyla rekabet kaçınılmazdır ve çatışma doğaldır.
Sonuç olarak güçlü olan hayatta kalır. İşte bugün dünyada yaşanan pek çok savaş, tam da bu bakış açısının fiilî sonucudur. Soruyu açık soralım; petrol bir savaş sebebi değil mi? Doğal gaz jeopolitik bir silaha dönüşmedi mi?
Enerji hatlarını ordular koruyor. Bu durum bize şunu gösteriyor: “Kaynaklar kıt” denilerek aslında, kaynaklar üzerinden kurulan istila mantığı meşrulaştırılmaktadır”.
Modern dünyanın bize ezberlettiği en köklü yalanlardan biri şudur: Kaynaklar kıttır. Bu iddia öylesine güçlü bir dogma hâline getirilmiştir ki; savaşlar kaçınılmaz, rekabet zorunlu, çatışma ise “doğal” kabul edilmiştir. Kapitalist sistem, tam da bu kıtlık dogması üzerine inşa edilmiştir. Hüseyin Baş’ın Viyana’daki konuşmasında işaret ettiği gibi, bugün yaşadığımız küresel krizlerin arka planında bu zihinsel kabullerin izleri vardır.
Bu anlayışa göre; kaynaklar sınırlıdır, dolayısıyla herkes herkesin rakibidir. Güçlü olan hayatta kalır, zayıf olan elenir. Devletler de şirketler gibi davranır; daha fazla kaynağa ulaşmak için baskı kurar, tehdit eder, gerektiğinde savaş çıkarır. Bugün dünyada yaşanan pek çok savaş, işte bu bakış açısının fiilî sonucudur. Soru açık sorulmalıdır: Petrol bir savaş sebebi değil midir? Doğal gaz, küresel siyasetin en sert jeopolitik silahına dönüşmemiş midir?
Enerji hatlarını orduların koruduğu bir dünyada, savaşların “özgürlük”, “demokrasi” ya da “güvenlik” adına yapıldığına inanmak artık safdillik olur. Boru hatlarının geçtiği coğrafyalar ateş altındaysa, mesele insan hakları değil; kaynak hâkimiyetidir.
Bu açıdan Sayın Hüseyin Baş’ın bu tespiti tam isabet bir tespittir: “Kaynaklar kıt” denilerek aslında, kaynaklar üzerinden kurulan istila mantığı meşrulaştırılmaktadır.” Gerçekten de kıtlık söylemi, dünyadaki savaşların ideolojik zırhı haline dönüşmüştür.
Milli Ekonomi Modeli’nin (MEM) en köklü itirazı tam da bu noktadadır. MEM, insanlık tarihinin en büyük ve en kanlı yalanını çürütmüştür: Kaynaklar kıt değildir; adalet kıttır. Dünya, bugünkü nüfusunu doyurabilecek imkâna fazlasıyla sahiptir. Ancak bu imkân, belirli merkezlerde toplanmış; geri kalan coğrafyalara yoksulluk, borç ve çatışma olarak dağıtılmıştır. Sorun üretim değil, paylaşım sorunudur.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu bu yaklaşım, ekonomik olduğu kadar ahlâkî bir itirazdır da. İnsanlığı “güçlü–zayıf” ayrımına mahkûm eden anlayış yerine, üretimi artıran ve adil paylaşımı esas alan bir düzeni savunur. MEM’e göre devlet, kıtlığı yöneten değil; bolluğu organize eden bir akıldır. Bu yüzden model, savaş ekonomisini değil; barış ekonomisini mümkün kılar.
Hüseyin Baş’ın vurgusu bu açıdan hayati önemdedir. Eğer dünyaya hâkim olan zihniyet değişmezse, savaşlar bitmeyecek; sadece gerekçeleri değişecektir. Dün petrol için bombalanan şehirler, bugün enerji hatları için; yarın su kaynakları için hedef alınacaktır. Ancak kıtlık dogması çökerse, savaşın meşruiyet zemini de çöker.
Bugün asıl mesele, kaynakların gerçekten kıt olup olmadığı değil; bu yalanla kimlerin zenginleştiğidir. Milli Ekonomi Modeli, bu soruyu yüksek sesle sormuş ve cevabını vermiştir.
“Kaynaklar sınırlıdır, İnsanların ihtiyacı sınırsızdır.” Yalanı artık çökmüştür. Prof. Dr. Haydar Baş’la birlikte literatürde ekonominin tanımı “Haydarizm” ya da “Milli Ekonomi Modeli” olarak adlandırılan modelle değişmiştir. Ve artık Haydarizm’e göre “Kaynaklar sınırsız, ihtiyaçlar sınırlıdır, sınırsız olan ihtiraslardır.”
Ve görünen odur ki, bu cevap; yalnızca ekonomik değil, insanlığın geleceğini ilgilendiren tarihî bir yüzleşmenin de kapısını aralamaktadır.
“İHTİYAÇLAR SINIRSIZDIR TEZİ İNSANLIK TARİHİNİN EN KANLI YALANIDIR”
“İşte Milli Ekonomi Modeli, kıtlık üzerinden korku üreten bu anlayışı kökünden reddeder. Ve yine kapitalist ekonomi bize şunu söyler; “İhtiyaçlar sınırsızdır.” On yıllardır kürsülerden, amfilerden, ekranlardan beynimize bunu kazıdılar. Bir düşünün; insanın yeme, içme, barınma, seyahat etme mülk edinme gibi ihtiyaçları nasıl sınırsız yani sonsuz olabilir. Bu, insanlık tarihinin en büyük ve en kanlı yalanıdır!”
Kapitalist ekonomi, yalnızca piyasaları değil; zihinleri de şekillendiren bir sistemdir. Bu sistemin en temel kabullerinden biri ise yıllardır hiç sorgulanmadan tekrar edilen şu iddiadır: “İhtiyaçlar sınırsızdır.”
Hüseyin Baş’ın Viyana’daki konuşmasında sert bir şekilde itiraz ettiği bu tez, aslında modern dünyanın ürettiği en tehlikeli zihinsel tuzaklardan biridir. Çünkü bu cümle, yalnızca ekonomik bir varsayım değil; sömürüyü meşrulaştıran ideolojik bir kurgudur.
Bir düşünelim: İnsanın yeme ihtiyacı sınırsız olabilir mi? Barınma, giyinme, seyahat etme, mülk edinme ihtiyacı gerçekten sonsuz mudur? İnsan, biyolojik ve sosyal sınırları olan bir varlıktır. İhtiyaçları bellidir, sınırlıdır ve ölçülebilirdir. Buna rağmen “ihtiyaçlar sınırsızdır” denildiğinde, aslında insana ait olmayan bir iştah, insanın doğasıymış gibi sunulmaktadır. Bu anlayış, tüketimi bir ihtiyaç değil; bir kimlik hâline getirir.
İşte Milli Ekonomi Modeli (MEM), kıtlık üzerinden korku üreten bu anlayışı kökünden reddeder. MEM’e göre sorun, ihtiyaçların çokluğu değil; arzunun kışkırtılmasıdır. Kapitalist sistem, insanı mutlu etmek için değil; sürekli eksik hissettirmek için çalışır. Çünkü tatmin olan insan ihtiyaçtan fazlasını tüketemez. Bu yüzden ihtiyaçlar sınırsızmış gibi gösterilir; insan, hiç doymayacak bir varlığa dönüştürülür.
Bu zihniyetin sonuçları yalnızca ekonomik değildir; toplumsal ve siyasal sonuçları da son derece yıkıcıdır. Kaynaklar yetmiyor denir, rekabet kızışır, çatışma doğallaştırılır. Dün petrol için yapılan savaşlar, bugün enerji için; yarın su için yapılacaktır. Çünkü sınırsız ihtiyaç yalanı, sınırsız çatışmanın da teorik zeminidir.
Hüseyin Baş’ın “Bu, insanlık tarihinin en büyük ve en kanlı yalanıdır” ifadesi, tam da bu yüzden sadece bir slogan değil; bir teşhistir. İhtiyaçlar sınırsız değildir; ama hırs sınırsızdır. Ve bu hırs, ekonomik bir sistem eliyle kutsandığında, ortaya savaşlar, yoksulluklar ve adaletsizlikler çıkar. İnsanlık, kendi doğasına yabancılaştırılarak sömürülür.
Milli Ekonomi Modeli ise insanı merkeze alan bir yaklaşım sunar. İnsan, tüketmesi gereken kadar tüketen; üretmesi gereken kadar üreten bir varlıktır. Devletin görevi, bu dengeyi sağlamak; korku üzerinden değil, güven üzerinden bir ekonomik düzen kurmaktır. MEM’in farkı burada ortaya çıkar: İnsanı sınırsız bir tüketici değil; onurlu bir üretici olarak görür.
Bugün dünyada yaşanan krizlerin temelinde yanlış ekonomik araçlardan çok, yanlış kabuller yatmaktadır. “İhtiyaçlar sınırsızdır” tezi de bu kabullerin en yıkıcı olanıdır. Bu yalan çöktüğünde, sadece bir ekonomik teori değil; onu ayakta tutan savaş düzeni de çökecektir. Çünkü hakikat şudur: İnsanlık, sınırsız ihtiyaçlar yüzünden değil; sınırsız yalanlar yüzünden kan kaybetmektedir.
‘İHTİYAÇLAR SINIRLIDIR, SINIRSIZ OLAN KAPİTALİZMİN DOYMAK BİLMEYEN İHTİRASLARIDIR!
“İhtiyaçlar Sınırlıdır, Sınırsız Olan Kapitalizmin Doymak Bilmeyen İhtiraslarıdır!”
“Prof. Dr. Haydar Baş bu oyunu bozdu ve haykırdı: ‘İnsanın ihtiyaçları sınırlıdır, sınırsız olan kapitalizmin doymak bilmeyen ihtiraslarıdır! Şimdi buradan o küresel sisteme, o bir avuç seçkine soruyorum: Siz nasıl bir sistem kurdunuz ki; bir avuç elitin, bir avuç güç sahibinin ucu bucağı olmayan, ‘sınırsız’ ihtiraslarını doyurmak için milyarlarca insanı açlığa mahkûm ettiniz? Bir ekonomik sistem, üç-beş kişinin şahsi servetine servet katmak için, koca bir insanlığı çöpe atmaya nasıl cüret edebilir? Sizin ‘sınırsız ihtiyaç’ dediğiniz şey, aslında sömürüye uydurduğunuz kılıftır!”
Kapitalist düzen, kendini ayakta tutabilmek için yalnızca piyasaları değil; kavramları da tahrif eder. Gerçekler ters yüz edilir, sorumlular görünmez kılınır. İşte “sınırsız ihtiyaç” söylemi de bu büyük aldatmacanın merkezinde durur. Prof. Dr. Haydar Baş, bu oyunu yıllar önce bozmuş ve insanlığın yüzüne hakikati haykırmıştır: “İnsanın ihtiyaçları sınırlıdır, sınırsız olan ihtiraslarıdır!”
Bu cümle, yalnızca bir ekonomik tespit değil; küresel bir vicdan çağrısıdır. Çünkü bugün dünyada açlık çeken milyarlarca insanın sebebi, ihtiyaçların çokluğu değildir. Sorun; bir avuç seçkinin, bir avuç güç sahibinin, ucu bucağı olmayan ihtiraslarının kutsanmasıdır. Hüseyin Baş’ın Viyana’daki konuşmasında sorduğu o yakıcı sorunun cevabı Milli Ekonomi Modeli içindedir: “Siz nasıl bir sistem kurdunuz ki, birkaç kişinin sınırsız ihtiraslarını doyurmak için milyarlarca insanı açlığa mahkûm ettiniz?”
Gerçekten de sorulması gereken budur. Bir ekonomik sistem, üç-beş kişinin servetine servet katmak uğruna, koskoca bir insanlığı gözden çıkarmaya nasıl cüret edebilir? Bugün dünya nüfusunun önemli bir kısmı temel gıdaya ulaşamazken, diğer tarafta servetler hiçbir emek karşılığı olmadan katlanıyorsa; burada bir “ihtiyaç” meselesinden değil, açık bir ahlâk çöküşünden söz etmek gerekir.
Kapitalizm, kendi ihtiraslarını gizlemek için “insan ihtiyaçları sınırsızdır” yalanına sığınır. Oysa bu söylem, sömürüye uydurulmuş ince bir kılıftan başka bir şey değildir. İnsan doyar, insan yeter der, insan kanaat edebilir. Ama sistem doymak bilmez. Çünkü bu sistemin merkezinde insan yoktur; kâr vardır. Kâr büyüdükçe iştah artar, iştah arttıkça yıkım derinleşir.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli, bu noktada yalnızca ekonomik değil; insani bir itirazdır. MEM, insanı sınırsız tüketici olarak değil; sınırlı ihtiyaçlara sahip, onurlu bir varlık olarak kabul eder. Devletin görevi, ihtirasları beslemek değil; adaleti tesis etmektir. Bu yüzden MEM, bir avuç elitin çıkarı için değil; toplumun tamamının refahı için tasarlanmıştır.
Bugün yaşanan küresel krizler, savaşlar ve yoksulluk dalgaları; yanlış para politikalarının ötesinde, yanlış bir insan tanımının ürünüdür. İnsanı hırsla tanımlayan bir sistem, sonunda hırsın esiri olur. Hüseyin Baş’ın Viyana’dan yükselttiği ses, işte bu esarete karşıdır.
Artık soru şudur: İnsanlık, bir avuç seçkinin ihtirasları uğruna daha ne kadar bedel ödeyecek? Ve daha da önemlisi; bu yalanın farkına varmışken, hâlâ susmak mümkün müdür? Görünen odur ki, bu düzenin en çok korktuğu şey; hakikatin yüksek sesle söylenmesidir. Ve o hakikat, artık gizlenemeyecek kadar açıktır.
“MİLLİ EKONOMİ MODELİ BİR ZORUNLULUKTUR”
“İşte Milli Ekonomi Modeli bu yüzden bir zorunluluktur. Biz, o bir avuç elitin bitmek bilmeyen iştahını değil; 8 milyar insanın ‘sınırlı’ ama ‘onurlu’ ihtiyaçlarını karşılamak için varız.
Dünya ekonomisi bugün devasa bir illüzyonun pençesinde kıvranıyor. Rezerv para sistemi adı altında, bir ülkenin matbaasında bastığı karşılıksız kâğıtlar, tüm insanlığın emeğini ve alın terini sömüren bir vakuma dönüştü. Sonuç ne? Dünya genelinde 350 trilyon dolara ulaşan, ödenmesi matematiksel olarak imkânsız bir borç stoğu! Devletler borç batağında, halklar sefalet içinde, milli bütçeler ise faiz lobilerinin elinde rehin tutuluyor. Ancak bu yağma düzeni, Milli Ekonomi Modeli’nin “Milli Paralarla Ticaret” devrimiyle sarsılmıştır. 2005 yılında Milli Ekonomi Modeli dünyaya deklare edildiğinde statüko milli paralarla ticareti marjinal bulmuştu. Ancak 2013 yılında Rusya’da yapılan o tarihi sunumun ardından dünya ekonomisi sessiz bir devrime şahitlik etmiştir.”
Artık mesele bir tercih meselesi olmaktan çıkmıştır. Bugün dünyada yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal krizler göstermiştir ki; mevcut sistemle devam etmek mümkün değildir. Hüseyin Baş’ın Viyana’daki konuşmasında net bir şekilde ifade ettiği gibi, “Milli Ekonomi Modeli bu yüzden bir zorunluluktur.” Çünkü bu model, bir avuç elitin bitmek bilmeyen iştahını doyurmak için değil; 8 milyar insanın sınırlı ama onurlu ihtiyaçlarını karşılamak için vardır.
Dünya ekonomisi bugün devasa bir illüzyonun pençesinde kıvranmaktadır. “Rezerv para sistemi” adı altında, bir ülkenin matbaasında bastığı karşılıksız kâğıtlar; tüm insanlığın emeğini ve alın terini yutan küresel bir vakuma dönüşmüştür. Parayı basan kazanmakta, üreten ise kaybetmektedir. Bu çarpık düzenin doğal sonucu olarak dünya genelindeki borç stoğu 350 trilyon dolara ulaşmıştır. Bu rakam, yalnızca büyük değil; matematiksel olarak da ödenmesi imkânsızdır.
Bugün devletler borç batağında, halklar sefalet içinde, millî bütçeler ise faiz lobilerinin elinde rehin tutulmaktadır. Ülkeler, kendi vatandaşlarına hizmet etmek için değil; borçlarını çevirebilmek için ekonomi yönetir hâle gelmiştir. Sosyal devlet anlayışı tasfiye edilmiş, kamu kaynakları faiz ödemelerine kurban edilmiştir. İşte bu tablo, sistemin reformla değil; kökten bir değişimle aşılabileceğini göstermektedir.
Milli Ekonomi Modeli’nin farkı tam da burada ortaya çıkar. Bu model, borç ve faiz sarmalını sistemin merkezinden çıkarır. Rezerv para tahakkümüne karşı, “Milli Paralarla Ticaret” devrimini ortaya koyar. Bu yaklaşım, yalnızca teknik bir ticaret önerisi değil; ekonomik bağımsızlığın ilanıdır. Kendi parasını kullanan ülkeler, kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olur.
2005 yılında Milli Ekonomi Modeli dünyaya deklare edildiğinde, statüko bu yaklaşımı küçümsemiş; milli paralarla ticareti “marjinal” olarak nitelendirmişti. O gün alay edilen bu fikir, 2013 yılında Rusya’da yapılan tarihi sunumun ardından küresel ölçekte ciddiyetle tartışılmaya başlanmıştır. Bugün ise aynı merkezler, istemeyerek de olsa bu yola yönelmek zorunda kalmaktadır. Dünya ekonomisi, sessiz ama derin bir kırılmaya şahitlik etmektedir.
Bu noktada Prof. Dr. Haydar Baş’ın yıllar önce ortaya koyduğu vizyonun ne kadar isabetli olduğu daha net görülmektedir. Milli Ekonomi Modeli, bugünün krizlerine sonradan verilmiş bir cevap değil; bu krizlerin geleceğini önceden gören bir aklın ürünüdür. Hüseyin Baş’ın Viyana’dan yükselttiği çağrı da bu sürekliliğin bugünkü ifadesidir.
Artık soru şu değildir: “Bu model uygulanabilir mi?” Asıl soru şudur: Bu model uygulanmadan dünya daha ne kadar dayanabilir? Mevcut düzen; borç, faiz ve savaş üreterek ayakta kalmaya çalışmaktadır. Oysa insanlığın ihtiyacı; adalet üreten, emeği koruyan ve onuru merkeze alan bir düzendir.
Milli Ekonomi Modeli, işte bu yüzden bir seçenek değil; bir zorunluluktur. Çünkü çöken bir sistemin karşısında, ayakta duran tek alternatif; hakikatin kendisidir.
“MİLLİ PARALARLA TİCARET, SÖMÜRÜ ÇARKINA BİR BAŞKALDIRIDIR”
“Bugün BRICS ülkelerinin Prof. Dr. Haydar Baş’ın ‘Milli Paralar’ teziyle başlattığı hareket bu sömürü çarkına bir başkaldırıdır. Rusya, Hindistan, Çin ve Brezilya gibi ülkelerin ticarette doları dışlayarak “Milli Paralarla Ticaret” tezine yönelmeleri, MEM’in küresel başarısıdır. Rusya’nın 2025 yılına gelindiğinde dış borç yükünü %58 oranında azaltması ve Çin ile yaptığı ticaretin %95’ini milli paralarla gerçekleştirmesi, modelimizin başarısının ampirik kanıtıdır. Doların bir ekonomik silaha dönüştüğü bu çağda, milli paralarla ticaret yapmak artık bir tercih değil, milli varlığı korumak adına bir zorunluluktur. Ülkeler birbiri arasında yapacakları ticaretlerde Amerikan dolarını değil kendi milli ve egemen paralarını kullanmalı ve böylelikle her bir kuruş ticaret için küresel bir çeteye borçlanmamalıdır.”
Küresel ekonomi, uzun yıllar boyunca tek bir merkezden yönetilen bir düzenin içine hapsedildi. Bu düzenin adı “rezerv para sistemi”, pratiği ise sömürüdür. Bugün dolar, yalnızca bir değişim aracı değil; siyasi baskının, ekonomik yaptırımın ve finansal tahakkümün silahı hâline gelmiştir. Hüseyin Baş’ın Viyana’da vurguladığı gibi, bu düzene karşı yükselen her itiraz, aynı zamanda bir egemenlik beyanıdır. İşte milli paralarla ticaret, tam da bu yüzden sömürü çarkına karşı açık bir başkaldırıdır.
Bugün BRICS ülkelerinin Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Paralar” teziyle başlattığı hareket, teorik bir tartışma olmaktan çıkmış; fiilî bir küresel yön değişikliğine dönüşmüştür. Rusya, Hindistan, Çin ve Brezilya gibi ülkelerin ticarette doları dışlayarak milli paralarla ticarete yönelmesi, Milli Ekonomi Modeli’nin (MEM) küresel ölçekteki başarısını ortaya koymaktadır. Bu yöneliş, bir bloklaşma refleksi değil; zorunlu bir kendini koruma hamlesidir.
Rakamlar, ideolojik tartışmaların ötesinde konuşmaktadır. Rusya’nın 2025 yılına gelindiğinde dış borç yükünü yüzde 58 oranında azaltması ve Çin ile yaptığı ticaretin yüzde 95’ini milli paralarla gerçekleştirmesi, bu modelin soyut bir öneri değil; somut sonuçlar üreten bir gerçeklik olduğunu göstermektedir. Doların bir ekonomik silaha dönüştüğü bu çağda, milli paralarla ticaret artık “alternatif” değil; milli varlığı korumanın şartı hâline gelmiştir.
Çünkü dolar merkezli sistemde her ticaret, görünmez bir borçlanmayı da beraberinde getirir. Ülkeler, kendi aralarındaki alışverişte bile üçüncü bir ülkenin parasına muhtaç bırakılır. Bu muhtaçlık, yalnızca ekonomik değil; siyasal bağımlılığı da derinleştirir. Bir tuşa basılarak uygulanan yaptırımlar, dondurulan rezervler ve bloke edilen ödemeler; bu sistemin ne kadar kırılgan ve ne kadar adaletsiz olduğunu defalarca ispatlamıştır.
Milli Ekonomi Modeli’nin “Milli Paralarla Ticaret” yaklaşımı, bu bağımlılık zincirini kırmayı hedefler. Ülkeler, birbirleriyle yapacakları ticarette Amerikan dolarını değil; kendi milli ve egemen paralarını kullanmalıdır. Böylelikle her bir kuruş ticaret için küresel bir çeteye borçlanılmamış olur. Bu, yalnızca bir para tercihi değil; iktisadî bağımsızlığın ilanıdır.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın yıllar önce ortaya koyduğu bu vizyonun bugün dünya gündemine yerleşmesi tesadüf değildir. Kriz derinleştikçe, eski sistemin makyajla ayakta kalamayacağı anlaşılmıştır. Hüseyin Baş’ın işaret ettiği gibi, dünya artık borçla değil; üretimle, faizle değil; ticaretle nefes almak istemektedir. Milli paralarla ticaret, bu yeni yönelişin anahtarıdır.
Bugün mesele şudur: Ülkeler ya sömürü çarkının dişlisi olmaya devam edecek ya da kendi parasıyla, kendi emeğiyle, kendi onuruyla yol alacaktır. Milli Ekonomi Modeli’nin sunduğu seçenek nettir. Bu başkaldırı, silahla değil; akıl ve iktisatla yapılmaktadır. Ve görünen odur ki, bu başkaldırı artık geri döndürülemez bir noktaya ulaşmıştır.
“VAR OLDUĞUN İÇİN DEĞERLİSİN, TÜKETTİĞİN İÇİN EKONOMİYE KATKI SAĞLIYORSUN”
“Bu cümleyi lütfen not edin. Bu cümle, 21. yüzyılın iktisat manifestosudur. Mevcut sistemler “Üretim yaparsan değerlisin” der. MEM ise “Var olduğun için değerlisin, tükettiğin için ekonomiye katkı sağlıyorsun” der. Çünkü tüketim olmazsa üretim durur. Talep olmazsa arzın hiçbir anlamı yoktur. Demek ki insanın tüketim kabiliyeti her zaman diri olmalıdır. Ve dünyanın birçok yerinde yapılan deneyler de ispat ediyor ki insanlara verilen para ekonomiyi büyütüyor. Bugün Silikon Vadisi guruları ve Batılı iktisatçılar ağız birliği etmişçesine “Evrensel Temel Gelir” (Universal Basic Income – UBI) diyorlar”
Bu cümleyi özellikle not etmek gerekir. Çünkü bu ifade, yalnızca bir ekonomik yaklaşım değil; 21. yüzyılın iktisat manifestosudur. Hüseyin Baş’ın Viyana’daki konuşmasında vurguladığı bu bakış açısı, insanı merkeze alan ekonomi ile insanı araçsallaştıran ekonomi arasındaki farkı berrak biçimde ortaya koymaktadır.
Mevcut sistemler insana şunu söyler: “Üretim yaparsan değerlisin.” Yani çalışabildiğin, üretebildiğin, kâr sağlayabildiğin sürece varsın. İş gücün düştüğünde, yaşlandığında, hastalandığında ya da sistemin çarkları arasında ezildiğinde; değer de, anlam da ortadan kalkar. İnsan, rakama indirgenir. Oysa Milli Ekonomi Modeli (MEM), bu anlayışı kökten reddeder ve şu ilkeyi ortaya koyar: “Var olduğun için değerlisin, tükettiğin için ekonomiye katkı sağlıyorsun.”
Bu yaklaşım, ekonominin temel bir gerçeğine dayanır: Tüketim yoksa üretim durur. Talep yoksa arzın hiçbir anlamı yoktur. Fabrikalar, makineler, yatırımlar; ancak insanın talebi varsa işler. O hâlde ekonominin kalbi üretimde değil; insanın tüketim kabiliyetindedir. İnsan ayakta değilse, ekonomi de ayakta kalamaz. Bu kadar basit, bu kadar nettir.
Milli Ekonomi Modeli, insanın tüketim kabiliyetinin her zaman diri tutulması gerektiğini savunur. Çünkü tüketemeyen insan, yalnızca yoksullaşmaz; sistem dışına itilir. İşte bu noktada MEM, devleti pasif bir seyirci olmaktan çıkarır; piyasayı düzenleyen, talebi canlı tutan aktif bir aktöre dönüştürür. İnsana verilen her destek, ekonomiye yapılmış bir yatırımdır.
Bugün dünyanın birçok yerinde yapılan uygulamalar da bu gerçeği doğrulamaktadır. İnsanlara doğrudan verilen paranın ekonomiyi büyüttüğü, iç talebi canlandırdığı ve üretimi artırdığı artık inkâr edilemez bir vakıadır. Bu yüzden bugün Silikon Vadisi’nin “vizyonerleri” ve Batılı iktisatçılar, ağız birliği etmişçesine “Evrensel Temel Gelir” (Universal Basic Income – UBI) kavramını savunmaktadır. Dün “hayal” denilen şey, bugün sistemin kurtuluş reçetesi olarak sunulmaktadır.
Ancak burada tarihî bir gerçeğin altını çizmek gerekir: Prof. Dr. Haydar Baş, bu yaklaşımı yıllar önce Milli Ekonomi Modeli’nde ortaya koymuştur. Bugün Batı’nın yeni keşfetmiş gibi sunduğu bu fikir, MEM’in insan merkezli iktisat anlayışının gecikmiş bir itirafıdır. Hüseyin Baş’ın işaret ettiği gibi, dünya dönüp dolaşıp bu hakikate gelmiştir.
Bu anlayış, insanı yalnızca tüketen bir varlık olarak da görmez; onu onurlu bir özne olarak kabul eder. İnsan, yardım alan bir yük değil; ekonominin asli unsurudur. Ona verilen her imkân, üretim çarkını döndüren bir güçtür. MEM’in farkı, insanı sisteme hizmet eden bir araç değil; sistemin varlık sebebi olarak tanımlamasıdır.
Bugün ekonomik krizlerin temelinde yanlış finans araçlarından çok, yanlış insan tanımı yatmaktadır. İnsanı “ürettikçe var olan” bir makineye indirgeyen anlayış çökmüştür. Yerine, “var olduğu için değerli” olan insanı merkeze alan bir iktisat gelmektedir. Milli Ekonomi Modeli, bu dönüşümün adıdır.
Görünen odur ki, yeni yüzyılın ekonomisi; insanı yok sayarak değil, insanı yaşatarak ayakta kalacaktır. Ve bu hakikat, artık yalnızca bir modelin değil; küresel bir uyanışın ortak cümlesi hâline gelmiştir.
“HAYIR! İNSANIN MÜLKİYETİ DE İŞİ DE AŞI DA ONURU DA OLACAK.”
“Dünya büyük bir kaosun, büyük bir belirsizliğin içine sürükleniyor. Teknofeodalizm, yani teknoloji şirketlerinin krallığı, insanlığı mülksüz, işsiz ve onursuz bir yığın hâline getirmek istiyor. “Mülkiyetiniz olmayacak ve mutlu olacaksınız” diyerek bizimle alay ediyorlar.
Biz ise diyoruz ki: Hayır! İnsanın mülkiyeti de olacak, işi de olacak, aşı da olacak, onuru da olacak. Bunun tek yolu Prof. Dr. Haydar Baş’ın Millî Ekonomi Modeli’dir.”
Dünya bugün yalnızca ekonomik bir krizden değil, derin bir insanlık krizinden geçiyor. Küresel ölçekte büyüyen belirsizlik, savaşlar ve ekonomik çöküşlerle sınırlı değil; aynı zamanda insanın geleceğine dair karanlık bir tasavvur dayatılıyor. Hüseyin Baş’ın dikkat çektiği gibi, bu yeni dönemin adı giderek daha sık telaffuz ediliyor: Teknofeodalizm. Yani teknoloji şirketlerinin krallığı, dijital derebeylikler çağı.
Bu yeni düzende insana biçilen rol son derece net: Mülksüz, işsiz, bağımlı ve sessiz bir kitle. “Mülkiyetiniz olmayacak ve mutlu olacaksınız” sloganı, artık bir komplo teorisi değil; küresel elitlerin açık bir vaadi hâline gelmiştir. Sahip olmanın değil, erişmenin; çalışmanın değil, yetinmenin; düşünmenin değil, itaat etmenin yüceltildiği bir dünya tasarlanıyor. Bu söylem, insanla alay eden bir kibirin ürünüdür.
İşte bu noktada Hüseyin Baş’ın Viyana’dan yükselttiği itiraz, yalnızca ekonomik değil; varoluşsal bir reddiyedir: “Hayır! İnsanın mülkiyeti de olacak, işi de olacak, aşı da olacak, onuru da olacak.” Bu cümle, yeni çağın dayatmalarına karşı çizilmiş net bir sınırdır. Çünkü mülkiyet, yalnızca mal edinmek değildir; özgürlüğün teminatıdır. İş, yalnızca gelir kapısı değil; insanın hayata tutunma biçimidir. Aş, yalnızca karın doyurmak değil; yaşam hakkıdır. Onur ise bunların hepsinin üzerinde, vazgeçilmez bir değerdir.
Teknofeodal düzen, insanı üretimden kopararak pasif bir tüketiciye; mülkiyetten uzaklaştırarak bağımlı bir kullanıcıya dönüştürmek ister. Böylece kontrol kolaylaşır, itiraz zorlaşır. Dijital platformlara mahkûm edilen insan, kendi hayatı üzerinde söz söyleme yetisini kaybeder. Bu, modern bir kölelik biçimidir ve adına “ilerleme” denmektedir.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli (MEM), bu karanlık senaryoya karşı insanı merkeze alan güçlü bir alternatiftir. MEM, insanın mülkiyet hakkını kutsar, çalışmayı teşvik eder, üretimi destekler ve sosyal güvenliği devletin asli görevi kabul eder. İnsanı sadakayla değil; hakla yaşatır. Bu yönüyle MEM, yalnızca bir ekonomik model değil; insan onurunun iktisadî teminatıdır.
Hüseyin Baş’ın vurgusu bu yüzden hayati önemdedir. Bugün insanlığa “hiçbir şeye sahip olmayacaksın” denirken, MEM tam tersini savunur: Sahip olacaksın, üreteceksin, çalışacaksın ve onurunla yaşayacaksın. Çünkü mülksüzleştirilmiş bir insan, özgür olamaz. İşsiz bırakılmış bir toplum, güçlü olamaz. Onuru zedelenmiş bir millet, ayakta kalamaz.
Geldiğimiz noktada tercih nettir. Ya teknoloji baronlarının çizdiği mülksüz, sessiz ve bağımlı bir geleceğe razı olunacaktır; ya da insanı yaşatan, emeği koruyan ve onuru esas alan bir iktisadî düzen inşa edilecektir. Milli Ekonomi Modeli, bu ikinci yolun adıdır.
Ve artık şu gerçek açıkça görülmektedir: İnsanlık, kendisine reva görülen bu yeni feodalizmi kabul etmek zorunda değildir. Çünkü “Hayır” deme cesareti hâlâ vardır. Ve bu cesaretin arkasında, insanı insan olarak gören bir model durmaktadır.
“BU MODEL MATEMATİKSEL BİR ZORUNLULUKTUR”
“Bu model matematiksel bir zorunluluktur, üretken yapay zeka çağında insanlığın tek çözümü olan sosyal bir algoritmadır. Bu model, insanlığın “Karanlık Fabrikalardan sağ çıkabileceği formüldür. Bu modeli üniversitelerinizde ders olarak okutun. Bu modeli makalelerinizde tartışın. Bu modeli siyasetçilerinizin önüne koyun. Çünkü yarın çok geç olabilir. Yapay zekâ, ya insanlığın sonunu getirecek bir felaket olacak ya da Millî Ekonomi Modeli ile insanlığın altın çağını başlatacak bir hizmetkâr olacak. Tercih bizim. Tercih insanlığın. Biz Prof. Dr. Haydar Baş’tan şunu öğrendik: “Karanlık ne kadar koyu olursa olsun, bir mum ışığı onu yenmeye yeter.” İşte o ışık, Milli Ekonomi Modeli’dir.”
Bazı fikirler vardır; bir tercih olarak sunulur. Bazıları ise zamanın ruhu tarafından dayatılır. Milli Ekonomi Modeli, artık bir seçenek değil; matematiksel bir zorunluluktur. Hüseyin Baş’ın Viyana’daki konuşmasında altını çizdiği bu gerçek, yalnızca bugünün krizlerine değil; yarının dünyasına dair net bir uyarıdır. Çünkü insanlık, üretken yapay zekâ çağının eşiğinde, tarihin en sert kırılma noktalarından birine yaklaşmaktadır.
Bugün yapay zekâ, üretimi insandan koparma potansiyeline sahiptir. “Karanlık fabrikalar” diye adlandırılan, ışığın dahi yanmadığı, insansız üretim tesisleri artık bir bilim kurgu değil; fiilî bir gerçektir. Bu tablo karşısında asıl soru şudur: İnsan, üretimin dışına itildiğinde nasıl yaşayacaktır? Gelirini, onurunu, toplumsal varlığını nasıl koruyacaktır? Mevcut sistemlerin bu soruya verecek hiçbir cevabı yoktur.
İşte Milli Ekonomi Modeli tam bu noktada, bir ekonomi teorisi olmaktan çıkar; insanlığı ayakta tutacak sosyal bir algoritmaya dönüşür. Çünkü MEM, insanı üretimin maliyeti olarak değil; ekonominin merkez unsuru olarak kabul eder. Üretim yapmasa da insanın yaşaması gerektiğini savunur. Bu yaklaşım, yapay zekâ çağında hayatta kalmanın değil; insanca yaşamanın formülüdür.
Hüseyin Baş’ın çağrısı bu yüzden nettir: “Bu modeli üniversitelerinizde ders olarak okutun. Bu modeli makalelerinizde tartışın. Bu modeli siyasetçilerinizin önüne koyun.”
Çünkü artık vakit daralmaktadır. Yapay zekâ ya insanlığı işsiz, mülksüz ve onursuz bir kalabalığa dönüştürecek; ya da doğru bir iktisadî düzen içinde, insanın hizmetkârı olacaktır. Üçüncü bir yol yoktur.
Bugün Batı dünyasında dahi “evrensel temel gelir”, “devlet destekli tüketim”, “insan merkezli ekonomi” gibi kavramlar tartışılıyorsa; bu, sistemin kendi sonunu gördüğünün itirafıdır. Ancak bu tartışmalar hâlâ geçici çözümler üretme çabasındadır. Oysa Prof. Dr. Haydar Baş, yıllar önce meseleyi kökten ele almış; yapısal bir çözüm ortaya koymuştur. Bugün gelinen nokta, o öngörünün ne kadar isabetli olduğunu açıkça göstermektedir.
Milli Ekonomi Modeli, karanlık fabrikalar çağında insanın yok sayılmaması için yazılmıştır. Yapay zekânın ürettiği bolluğun, bir avuç elitin değil; bütün insanlığın refahına dönüşmesi için kurgulanmıştır. Bu yönüyle MEM, teknolojiyi reddeden değil; onu ahlâk ve adaletle terbiye eden bir anlayıştır.
Ve belki de bu serinin özü, Prof. Dr. Haydar Baş’tan öğrenilen o sade ama derin cümlede saklıdır: “Karanlık ne kadar koyu olursa olsun, bir mum ışığı onu yenmeye yeter.” Bugün dünya, belki de hiç olmadığı kadar karanlık bir eşiğin önündedir. Ancak bu karanlık, çaresizlik anlamına gelmemektedir.
İşte o mum ışığı, Milli Ekonomi Modeli’dir.
Bir ideoloji değil, bir zorunluluk.
Bir hayal değil, bir matematik.
Bir slogan değil, insanlığın yarınını taşıyacak akıl.
Tercih bizimdir. Tercih insanlığındır.
Ve yarın, bugünkü tercihlerimizin kaçınılmaz sonucudur.
(Analizimiz burada sona ermiştir. 21.02.2026)
Uğur Kepekçi




