Aidiyet duygusu her toplumun kendi milli ve dini duygularıyla oluşan milli hafızasını teşkil eder ve o toplumun sigortası hükmündedir.
Aidiyet duygusu olmayan hiçbir milletin tarih sahnesinde uzun süre kalması mümkün değildir. Türk milleti asırlardır varlığını devam ettirebiliyorsa, her gittiği yere kendi medeniyet anlayışını götürebildiyse, bunun temel sebebi aidiyet duygusudur.
Defalarca yıkılmış, toprakları işgal edilmiş olmamıza rağmen asla kaybetmediğimiz aidiyet duygusu her fırsatta tekrar ayağa kalkmamıza, yeniden devletler kurmamıza sebebiyet vermiştir.
Osmanlı İmparatorluğu gibi koca bir devletin yıkılmasıyla, topraklarımızın işgal edilmesiyle karşı karşıya kaldığımızda; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün taşıdığı ruh, aidiyet duygusunun zirve halidir. Samsun’a hareket eden Bandırma vapuru içerisindeki arkadaşları dahi kendisi gibi bağımsızlık ruhu taşımamasına rağmen ondaki aidiyet duygusu ve inancı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunu ve Türk milletinin dirilişini sağlamıştır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta milletimizin bu duygu ile donanmasının şart olduğunu şu şekilde ifade etmiştir:
“Efendiler, Meclis’in açıldığı ilk günlerde, Meclis’e, içinde bulunduğumuz durum ve şartları açıklayarak takip edilmesini ve uygulanmasını yerinde bulduğum görüşlerimi arz ettim. Bu görüşlerin başlıcası Türkiye’nin, Türk milletinin takip etmesi gereken siyasî ilke ile ilgiliydi? Bizim kendisinde açıklık ve uygulama imkânı gördüğümüz siyasî ilke, millî siyasettir. Dünyanın bugünkü genel şartları, yüzyılların dimağlarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında hayalci olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir. Milletimizin, güçlü, mutlu ve istikrarlı yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle millî bir siyaset izlemesi, bu siyasetin iç teşkilâtımıza tam olarak uyması ve ona dayanması gerekir. Millî siyaset dediğim zaman kastettiğim anlam ve öz şudur: Millî sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve memleketin gerçek saadet ve refahına çalışmak…” (Nutuk)
Bin bir zahmetle, kanla-canla elde edilen ve bizlere emanet edilen vatan topraklarının kıymetini bilmek zorundayız. Topraklarımızı satarak, para ile vatandaşlık vererek, milli bir siyaset oluşturulamaz. Bu yolda yapılan yanlışlardan vazgeçilmediği takdirde milli sınırlarımız içerisinde kendimizi tehlikelerden koruyabilmemizin ne derece mümkün olabileceğini vicdanlarınıza sunuyorum.
Bugün bize düşen görev; geçmişin fedakârlıklarını sadece bir hatıra olarak anmak değil, o ruhu diri tutarak geleceğe taşımaktır. Aidiyet duygusunu yeniden inşa etmeden ne toplumsal huzuru sağlayabiliriz ne de kalıcı bir refahı tesis edebiliriz. Çünkü aidiyet; sadece bir toprağa bağlılık değil, o toprağın değerlerine, tarihine, inancına ve istikbaline sahip çıkma iradesidir.
Unutulmamalıdır ki, milletleri ayakta tutan en güçlü bağ; ortak bir kimlik ve ortak bir hedef etrafında kenetlenebilmeleridir. Eğer bu bağ zayıflarsa, toplum çözülür, devlet zayıflar ve gelecek belirsizleşir. Bu nedenle özellikle yeni nesillere aidiyet duygusunu kazandırmak; eğitimden kültüre, ekonomiden sosyal politikalara kadar her alanda milli bir duruş sergilemekle mümkündür.
Aksi halde köklerinden kopmuş, kimlik arayışı içinde savrulan bir neslin inşa edeceği gelecek ne güçlü olabilir ne de sürdürülebilir. Oysa bizler, tarih boyunca küllerinden yeniden doğmayı başarmış bir milletin evlatlarıyız. Aynı ruhu, aynı kararlılığı ve aynı aidiyet bilincini yeniden kuşanmak zorundayız. Çünkü bu topraklar, ancak kendisine sahip çıkanların vatanı olarak kalacaktır.
Uğur Kepekçi




