“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altındakilere iyilik edin…” (Nisâ Sûresi, 36)
Medeniyet denildiğinde çoğu insanın aklına görkemli şehirler, yüksek binalar, gelişmiş teknoloji ve güçlü ekonomiler gelir. Oysa bunların hiçbiri tek başına bir medeniyetin ölçüsü değildir. Bir toplumun gerçek medeniyet seviyesi; en zayıfına nasıl davrandığıyla, en yoksulunu ne kadar sahiplendiğiyle ve komşusunun derdiyle ne kadar dertlendiğiyle anlaşılır.
İslam’ın inşa ettiği medeniyet, taş ve beton üzerine değil; merhamet, kardeşlik ve paylaşma üzerine kurulmuştur. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, Allah’a kulluktan hemen sonra anne-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara ve komşulara iyiliği emretmektedir. Bu sıralama bile, sosyal dayanışmanın dinimizde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.) ise bu konuda son derece çarpıcı bir ölçü koymuştur:
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”
Bu hadis-i şerif, sadece açlıkla ilgili bir uyarı değildir. Aynı zamanda Müslümanın, çevresindeki insanların dertlerine kayıtsız kalamayacağını ilan eden bir hayat düsturudur. Çünkü İslam’da komşuluk, kapıların yakınlığı değil; gönüllerin yakınlığıdır.
Efendimiz (s.a.a.) bir başka hadis-i şerifinde de şöyle buyurmuştur:
“Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki, neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.” (Buhârî, Müslim)
Bu ifade, komşuluk hukukunun ne kadar büyük bir emanet olduğunu ortaya koymaktadır.
Medine’ye hicret edildiğinde Ensar ile Muhacir arasında kurulan kardeşlik, insanlık tarihinin en büyük dayanışma örneklerinden biridir. Ensar, evini, ekmeğini, malını ve sevgisini kardeşiyle paylaşmaktan çekinmedi. İşte İslam medeniyetini büyüten ruh buydu. Bugün hâlâ o fedakârlık, asırlar sonrasına ışık tutmaya devam ediyor.
Ecdadımız da bu anlayışı vakıf medeniyetiyle yaşattı. İmarethaneler kuruldu, aşevlerinde yoksullar doyuruldu, yolcular için kervansaraylar inşa edildi, sadaka taşlarıyla ihtiyaç sahiplerinin onuru korundu. Hatta kuşların susuz kalmaması için çeşmeler yapıldı, yaralı leylekler için vakıflar kuruldu. Çünkü merhamet, sadece insana değil, Allah’ın yarattığı bütün canlılara karşı sorumluluk bilinciydi.
Prof. Dr. Haydar Baş da yıllarca insanı merkeze alan bir anlayışı savundu. Ona göre devletin büyüklüğü, sadece ekonomik rakamlarla değil; vatandaşının onurunu koruyabilmesiyle ölçülmelidir. Açlığın, yoksulluğun ve çaresizliğin kader hâline gelmediği bir düzen, ancak sosyal adalet anlayışıyla kurulabilir.
Bu bakış açısı, İslam’ın paylaşmayı esas alan medeniyet anlayışıyla da örtüşmektedir. İnsan açken huzurdan, genç umutsuzken gelecekten, aile çaresizken güçlü toplumdan söz etmek mümkün değildir.
Ne yazık ki günümüzde aynı apartmanda yıllarca oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar çoğaldı. Kapılarımız çelikten oldu ama gönüllerimiz birbirine kapanmaya başladı. Bir komşunun hastalandığını, işsiz kaldığını veya sofrasında ekmek bulunmadığını çoğu zaman fark etmiyoruz. Oysa gerçek zenginlik, sahip olduklarımızda değil; paylaşabildiklerimizdedir.
Toplumsal huzurun yolu, sadece ekonomik kalkınmadan geçmez. Adaletle güçlenen, merhametle yoğrulan ve paylaşmayla ayakta duran bir toplum, en zor zamanlarda bile dimdik kalabilir. Bugün yeniden güçlü bir Türkiye istiyorsak önce mahallemizi, sokağımızı ve apartmanımızı yeniden tanımak zorundayız. Çünkü büyük değişimler, küçük çevrelerde başlayan iyiliklerle hayat bulur.
Nazarî Notu
“Bir milletin serveti kasalarındaki altınla değil, komşusunun derdini kendi derdi bilen insanlarının sayısıyla ölçülür.”
İyilik Çağrısı
Bugün kapınızı sadece çıkmak için değil, hâl hatır sormak için de açın. Yaşlı bir komşunuzu ziyaret edin, ihtiyaç sahibi bir aileyi sessizce sevindirin veya uzun zamandır görüşmediğiniz bir komşunuzun kapısını çalın. Çünkü komşuluk yeniden dirildiğinde, toplum da yeniden nefes almaya başlayacaktır.
“İyilik, Allah’ın yeryüzündeki rahmetinin insan eliyle görünmesidir.” (Nazarî)
Uğur Kepekçi




