Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş’ın sosyal medya üzerinden paylaştığı çarpıcı değerlendirme, Türkiye’de uzun süredir hissedilen ama çoğu zaman net ifadelerle ortaya konulamayan bir gerçeği rakamlarla gözler önüne seriyor. Açıklamada kullanılan matematik basit ama sonuçları son derece sarsıcı:
“TÜİK verilerine göre kişi başı milli gelir 18.000 dolara ulaştı. Bu, bugünün kuruyla her bir vatandaşımızın cebine ayda yaklaşık 67.000 TL girmesi demektir. Şimdi bu matematiği dört kişilik bir haneye uyarlayalım:
• TÜİK’e göre: 4 kişilik bir ailenin evine her ay 268 bin TL girmeli.
• Gerçeğe göre: En yüksek maaşı alan devlet memuru karı-kocanın evine giren para bile bu rakamın yanına yaklaşamıyor.
• Emekliye göre: Devletin kendi rakamıyla ‘hakkın’ dediği para 67.000 TL, ama emeklinin cebine koyduğu sadece 20.000 TL!
Peki, nerede bu aradaki fark? Eğer 80 milyon insanın her birinden her ay on binlerce lira eksiliyorsa bu devasa para buharlaşmıyor; sadece el değiştiriyor. 86 milyonluk nüfusta, 80 milyona 200 bin lira verilse, kalan 6 milyon insanın yılda 130 milyar dolar gelir elde ettiği bir tablo ortaya çıkıyor.
Bu matematik bize şunu gösteriyor: Milli gelir birilerinin kasasına akarken halkın %90’ı bu sefalete mahkûm ediliyor. Türkiye’deki asıl mesele adaletsiz gelir dağılımıdır. Türkiye’deki asıl mesele pahalılık değil, vatandaşın satın alma gücünün elinden alınmasıdır.
Parti programımızın temel kaynağı olan Milli Ekonomi Modeli’nin en temel hedeflerinin başında ise gelir dağılımında adaleti sağlamak gelmektedir. Çünkü bir ülkede üretim ne kadar artarsa artsın, ortaya çıkan değer toplumun geneline hakkaniyetli şekilde yansımıyorsa gerçek bir refahtan söz edilemez.
Amaç, insanların sadece hayatta kalmaya çalıştığı değil, insanca yaşadığı, geleceğe güvenle bakabildiği bir Türkiye’yi mümkün kılmaktır. Gelirde adalet sağlandığında, bugün ‘pahalılık’ olarak görülen pek çok sorun kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Çünkü mesele fiyatlar değil, vatandaşın o fiyatlara karşı sahip olduğu alım gücüdür.
Milli Ekonomi Modeli tam da bu noktada devreye girer: milletin olanı millete veren, refahı tabana yayan ve ekonomik adaleti tesis eden bir anlayışla Türkiye’yi gerçek anlamda kalkındırmak.”
Bu değerlendirmeyi önemli kılan, sadece bir siyasi eleştiri içermesi değil; aynı zamanda kamuoyunun yıllardır hissettiği “geçinemiyoruz” duygusunu somut bir hesap üzerinden ifade etmesidir. Zira bugün toplumun geniş kesimleri, açıklanan büyüme rakamlarıyla kendi hayat standartları arasında ciddi bir uçurum olduğunu açıkça hissediyor. Kağıt üzerinde büyüyen ekonomi ile mutfakta küçülen tencere arasındaki çelişki, artık inkâr edilemez bir noktaya gelmiş durumda.
Burada dikkat çekilmesi gereken temel nokta şu: Ekonomik sorunları yalnızca fiyat artışları üzerinden okumak eksik bir analizdir. Asıl mesele, gelirin kimler arasında ve nasıl paylaşıldığıdır. Eğer milli gelir artıyor ama bu artış toplumun büyük çoğunluğuna yansımıyorsa, ortada bir refah artışı değil, bir paylaşım sorunu vardır. Bu da doğrudan sosyal adalet meselesine dönüşür.
Hüseyin Baş’ın vurguladığı gibi, “pahalılık” olarak adlandırılan birçok sorun aslında alım gücünün zayıflamasının bir sonucudur. İnsanların gelirleri, hayatın gerçek maliyeti karşısında eridikçe, fiyatlar psikolojik olarak daha da yüksek hissedilir. Bu nedenle çözüm, yalnızca fiyatları baskılamakta değil; vatandaşın gelirini güçlendirmekte, yani ekonomik dengede adaleti sağlamaktadır.
Sonuç olarak bu tablo, Türkiye’de ekonomik tartışmaların yönünü yeniden düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Rakamların diliyle ifade edilen bu çarpıcı çelişki, bize şunu söylüyor: Mesele sadece ekonomi değil, aynı zamanda bir adalet meselesidir. Ve bu mesele çözülmeden ne büyüme rakamları ne de açıklanan veriler toplum nezdinde gerçek bir karşılık bulacaktır.
Uğur Kepekçi




