İçinde yaşadığımız 21. yüzyıl, insanlık tarihinin en hızlı dönüşümlerine sahne olan bir dönem olarak farklı isimlerle anılıyor. Kimi buna “bilgi çağı” diyor, kimi “teknoloji çağı”, kimi “özgürlük çağı”, kimi ise “yapay zekâ çağı.” Her tanım, bu çağın bir yönünü tarif etse de bütünü açıklamakta yetersiz kalıyor. Çünkü mesele sadece bilgiye erişimin artması ya da teknolojinin gelişmesi değil; bu araçların insan zihni ve toplum üzerindeki etkisidir.
Nitekim geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında Prof. Dr. Ahmet Hamdi Kepekçi tarafından yapılan dikkat çekici bir tanımlama, bu çağın belki de en kritik yönünü ortaya koydu: “illüzyon çağı”, yani “algı çağı.” Bu ifade, modern dünyanın görünmeyen ama en etkili gücüne işaret ediyor. Artık gerçekler, olduğu gibi değil; sunulduğu biçimiyle algılanıyor. İnsanlar olayları bizzat yaşayarak değil, kendilerine gösterildiği kadar ve gösterildiği şekilde anlamlandırıyor.
Aslında bu durum yeni değil. Daha önce de toplumların televizyon dizileri, haber bültenleri ve çeşitli medya araçlarıyla yönlendirildiği sıkça dile getirilmişti. Ancak bugün gelinen noktada algı yönetimi, gelişen teknolojiyle birlikte çok daha karmaşık ve derin bir hâl aldı. Sosyal medya platformları, dijital içerikler ve yapay zekâ destekli sistemler sayesinde bireyler farkında olmadan belirli düşünce kalıplarına yönlendiriliyor. Böylece toplum, kendi iradesiyle değil; kendisine sunulan algılar doğrultusunda şekilleniyor.
Bu durumun en büyük tehlikesi ise bireyin hakikatle bağının zayıflamasıdır. Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi bulanıklaştıkça, toplumların sağlıklı karar verme yetisi de zedelenir. Algıyla yönlendirilen birey, zamanla kendi değerlerinden uzaklaşır, kimlik erozyonu yaşar. Bu ise sadece bireysel bir sorun değil; toplumsal çözülmenin de habercisidir.
Tam da bu noktada çözüm arayışları önem kazanmaktadır. Merhum Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu “önce insan” merkezli Milli Ekonomi Modeli ve sosyal devlet projeleri, yalnızca ekonomik bir yaklaşım değil; aynı zamanda toplumsal bir diriliş çağrısıdır. Bu anlayışla, toplumun ahlaki olarak kendi köklerine yeniden dönmesi, bireyin maddi kaygılardan arındırılarak daha sağlıklı düşünebilmesi hedeflenmektedir. Bununla birlikte, çağın ilmini kavrayacak, geleceği anlayıp savunacak bir nesil yetiştirmek için kapsamlı bir eğitim seferberliği başlatılması gerektiği de açıktır. Çünkü algı çağının panzehiri; bilinçli, sorgulayan ve değerlerine bağlı bireyler yetiştirmekten geçmektedir.
Eğer fertler bu algı kuşatmasından kurtarılamazsa, gelecekte çok daha büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır. Çünkü algıyla inşa edilen bir toplum, kolay yönlendirilir, kolay bölünür ve kolay kontrol edilir. Bu noktada yapılması gereken en önemli şey; bizi millet yapan inanç ve kültürel değerleri yeniden canlandırmaktır. Kendi kimliğini bilen, değerlerine sahip çıkan bir toplum, algı operasyonlarına karşı en güçlü direnci gösterecektir.
Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz çağ yalnızca bir teknoloji ya da bilgi çağı değil; aynı zamanda bir “algı savaşı” çağıdır. Bu savaşta güçlü olan, daha fazla teknolojiye sahip olan değil; hakikati ayırt edebilen, bilinçli bireylerden oluşan toplumlar olacaktır. Gerçeği aramak, sorgulamak ve kendi değerlerimize sahip çıkmak ise bu mücadelenin en önemli anahtarıdır.
Uğur Kepekçi




