Dünya kaosa sürüklenirken: Sessizlik daha ne kadar sürecek?

Bugün dünya, tarihin en kritik eşiklerinden birinden geçiyor. Ortadoğu’da başlayan gerilim dalgası artık bölgesel bir mesele olmaktan çıkmış, küresel bir krize dönüşmüştür. ABD ve İsrail’in izlediği saldırgan ve tek taraflı politikalar, sadece belli coğrafyaları değil, tüm dünyayı etkileyen bir kaos düzeni üretmektedir.

Filistin’de süregelen trajedi, Lübnan’da artan gerilim, İran’a yönelik baskılar ve tehditler… Tüm bu gelişmeler, uluslararası sistemin adeta çöktüğünü göstermektedir. Hukukun yerini güç, diplomasinin yerini dayatma almış durumdadır. Bunun neticesinde dünya adeta bir yangın yerine dönmüş; ekonomik dengeler sarsılmış, enerji ve gıda krizleri kapıya dayanmıştır. Küresel enflasyon, tedarik zinciri kırılmaları ve sağlık sistemlerindeki kırılganlıklar bu kaosun sadece görünen yüzüdür.

Sormak gerekiyor: Bu gidişat nereye varacak?

Bugün gelinen noktada açıkça görülmektedir ki, bu iki ülkenin izlediği politikalar yalnızca bölgesel istikrarsızlık üretmiyor; aynı zamanda küresel bir güvensizlik ortamı oluşturuyor. Dünya devletleri ise hâlâ dağınık, hâlâ tepkisiz ve hâlâ etkisiz bir görüntü vermektedir.

Oysa insanlık tarihi bize şunu öğretmiştir: Büyük krizler karşısında suskun kalanlar, o krizin bir parçası hâline gelirler.

Artık uluslararası toplumun “kınama” refleksini aşarak somut ve kolektif adımlar atması gerekmektedir. Siyasi, ekonomik ve diplomatik düzeyde oluşturulacak güçlü bir birliktelik; hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek ve bu gidişata “dur” demek için kaçınılmazdır. Aksi halde, bugün Ortadoğu’da yanan ateşin yarın çok daha geniş coğrafyalara sıçraması kaçınılmaz olacaktır.

Bu süreçte dikkat çeken bir diğer gerçek ise İran’ın, kendisini hedef alan baskılara karşı tek başına direnmeye çalışıyor olmasıdır. Elbette uluslararası ilişkiler karmaşıktır ve her ülkenin politikaları tartışmaya açıktır. Ancak temel bir gerçek vardır: Eğer bir ülke açık bir baskı ve kuşatma ile karşı karşıyaysa, bu durum karşısında dünya kamuoyunun daha adil ve dengeli bir tutum sergilemesi gerekir.

Burada mesele bir ülkeyi koşulsuz desteklemek değil; adalet, denge ve insanlık değerleri etrafında ortak bir duruş sergileyebilmektir. Çünkü bugün bir ülkeye yönelik haksızlık karşısında sessiz kalınırsa, yarın aynı haksızlık başka bir coğrafyada, başka bir millete yöneltilebilir.

Unutulmamalıdır ki; ekonomik krizler, sağlık sorunları ve gıda güvenliği tehditleri artık birbirinden bağımsız değildir. Hepsi, bu küresel gerilim ortamının bir sonucudur. Eğer bu gidişata dur denilmezse, yalnızca savaşlar değil; açlık, yoksulluk ve toplumsal çöküş de dünyanın yeni gerçeği hâline gelecektir.

İnsanlık bir yol ayrımındadır:

Ya güçlünün hukuku egemen olacak ya da ortak bir vicdan inşa edilecektir.

Ve belki de asıl soru şudur:

Dünya, bu gidişatı değiştirecek cesareti ne zaman gösterecek?

Önerilen Makale

Devletin varlıkları satılarak devlet ayakta kalamaz

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş’ın Bursa’da 158 yıllık Memleket Hastanesi’nin özelleştirme kapsamına …