UMRE’DE TAVAF-SAY İBADETİYE ,MEDİNE ZİYARETLERİYLE ALAKALI BİLGİLER
Rabbime sonsuz şükürler olsun ki, ömre bedel bir umre ibadetini daha eda etmeyi nasip etti. Kutsal topraklarda geçirilen yirmi günün ardından, bedenimizle birlikte gönlümüzde biriktirdiklerimizle memleketimize döndük. Şimdi sıra, her ciddi işin sonunda yapılması gereken o kaçınılmaz muhasebede.
Zira insan, yaptığı her işin ardından bir durup düşünmeli; ortaya konan emeğin, çekilen zahmetin kendisine ne kazandırdığını ya da neleri eksik bıraktığını samimiyetle sorgulamalıdır. Umre de böyledir. Sadece gidilip gelinen bir yolculuk değil, insanın kendisiyle yüzleştiği, niyetini, sabrını ve ahlakını tarttığı bir imtihandır.
Şunu baştan ifade edelim ki umre ibadeti, zahmetiyle kıymet kazanan, başlı başına zor ve faziletli bir ibadettir. Bu zorluğun ibadetin özünden kaynaklanan kısmını ortadan kaldırmak zaten mümkün değildir. Çünkü hiçbir ibadette “Ya Rabbi, bunu bana zahmetsiz kıl” diye bir niyet yoktur. Aksine zahmet, samimiyetin ve teslimiyetin bir parçasıdır.
Ancak ibadetin dışında yaşanan ve insanı yoran bazı sıkıntılar vardır ki, bunlar ne kaderdir ne de kaçınılmazdır. Bunlar çoğu zaman bireysel eksikliklerden, İslam ahlakının gerektirdiği hassasiyetlerin yeterince içselleştirilmemesinden kaynaklanmaktadır. İşte değişmesi, düzelmesi gereken alan tam da burasıdır.
Kutsal topraklara hac ve umre için gidecek olanların, yolculuk öncesinde mutlaka temel bazı eğitimlerden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum. Kalabalık ortamlarda nasıl hareket edileceği, temizlik ve düzenin ibadetin bir parçası olduğu, en önemlisi de “kul hakkı” meselesinin ne anlama geldiği açıkça anlatılmalıdır. Bilgisizlikten, aceleden ya da bencillikten başkasının hakkına girmenin de bir vebal olduğu sürekli hatırlatılmalıdır.
Oysa insanlar biraz daha güzel ahlak sahibi olabilseler, yaşanan pek çok küçük sorun kendiliğinden ortadan kalkacaktır. İbadetin ruhu daha derinden hissedilecek, etkisi sadece o anla sınırlı kalmayıp hayata taşınacaktır.
“Önce ben” demek yerine “önce sen” diyebilsek; araçlara inişlerde, binişlerde, kapılardan giriş ve çıkışlarda biraz daha başkasını gözetebilsek hem düzen sağlanacak hem de izdiham riski büyük ölçüde azalacaktır. Bu, büyük fedakârlıklar değil; sadece biraz dikkat, biraz sabır ve biraz da empati meselesidir.
Neticede bunların tamamı fiziki ve davranışsal eksikliklerdir ve telafisi mümkündür. Yapılması gereken şey, ibadetin sadece şekline değil, ruhuna da daha fazla emek vermektir. Asıl muhasebe de zaten tam burada başlamaktadır.
UMRE’NİN MANEVİ BOYUTU
Bu başlık altında da Umre’nin manevi boyutunu ortaya koymaya çalışacağız. Nasibimiz ve nasibinizle alakalı gönlümüze düşen bilgileri paylaşacağız inşallah.
Değerli dostlar!
Yüce Allah Kuran’da Hac ibadetinin kendinin hakkı olduğunu beyan etmesinin kıymetini kutsal topraklarda bulunarak en azından bir umre yapmakla dahi öğrenmek mümkün olmaktadır.
“Orada apaçık deliller, İbrâhim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.” (Al-i İmran / 97)
Tefsirde bu konuda şu hatırlatmalar yapılmıştır:
“Bir yere gitmeyi veya bir işi yapmayı kastetmek” anlamına gelen hac kelimesi dinî bir terim olarak “belirli bir zamanda Arafat’ta bulunmak (vakfe) ve Kâbe’yi tavaf etmek (usulüne uygun olarak çevresinde dönmek) suretiyle yerine getirilen ibadeti ifade eder. Bu âyet haccın Müslümanlara farz olduğunun delilidir. “Yoluna gücü yetenler, hacca gitme imkânına sahip olanlar” demektir. Bu imkân ise “sağlığın elverişli olması, gidip gelmek için yetecek kadar para ve yol güvenliğinin bulunması” anlamına gelir. Hz. Peygamber de bu imkâna sahip olan kimseye ömründe bir defa Kâbe’yi ziyaret etmenin farz olduğunu bildirmiştir (bk. Müslim, “Hac”, 412). (Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 637-639)
Umre vesilesiyle kutsal topraklarda bulunmak, insanın sadece bedenini değil, kalbini ve niyetlerini de muhasebeye çekmesine imkân sunmaktadır. Kalabalıklar içinde kaybolmadan, tavafın ritminde ve secdenin sessizliğinde insan kendi iç âlemine doğru derin bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta, bugüne kadar ihmal edilen kulluk sorumlulukları, ertelenen tövbeler ve farkına bile varılmadan biriken gafletler bir bir hatıra gelir. İşte umre, tam da bu noktada kul ile Rabbi arasındaki mesafeyi kısaltan, kalbi arındıran ve yeni bir başlangıcın kapısını aralayan ilahi bir davet hâline dönüşür.
Bu nedenle hac ve umre ibadetini sadece şekli bir ziyaret olarak görmek büyük bir eksiklik olur. Asıl kazanım, kutsal topraklardan döndükten sonra hayatın her alanında bu ibadetin izlerini taşıyabilmektir. Dilin daha dikkatli, kalbin daha merhametli, kul hakkı konusunda daha hassas bir hâle gelmesi; umrenin kabulünün en önemli işaretlerindendir.
Zira Allah’ın evi diye tasvir edilen Kabe’nin etrafında dönen bedenlerin, dönüşte nefsin etrafında dönmeye devam etmesi ciddi bir muhasebeyi gerekli kılar. Umre, biten değil; aksine hayat boyu sürmesi gereken bir kulluk bilincinin başlangıcı olmalıdır.
UMRE VE ÖLMEDEN ÖLMEK FİKRİYATININ İLİŞKİSİ
Şimdi de Umre ile ölmeden evvel ölmek hakkındaki bağlantıyı ele almaya çalışacağız.
Öncelikle ölmeden ölmek nedir bunu ele alalım sonra da umre ile olan ilişkisi ele alalım.
Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın sohbetleri makaleleri yazdığı kitapları gerçekten de her çağın insanı için çözüm içeren bilgiler olduğunu bilmeyen yoktur.
İşinin ehli bilgili ve donanımlı bir kadro tarafından kurulan Prof. Dr. Haydar Baş Enstitüsün internet sitesinde güzel bir arşiv çalışması yapılmaktadır.
Bu arşivden her ihtiyaç sahibi gibi bizler de istifade ediyoruz. Arada bir de sizlerle bu bilgileri paylaşmaya çalışıyoruz.
Aşağıda Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın güzel bir sohbetini sunuyorum. Rabbim istifade etmeyi nasip eylesin.
“Mevlana Kaddesallâhu Sirrehû Aziz Hazretlerinin bu manada çok güzel bir hikâyesi vardır. Adamın bir tanesi Hindistan’a gidiyor, evinde dudu kuşu var. Demiş “Hey dudu, ben Hindistan’a giderim. Ne dersin ne istersin benden?” Dudu der ki “Hiçbir şey istemem ve lakin vardığın zaman o memlekete benim arkadaşım olan dudulara selamımı götür demiş.”
Hindistan’a ilk gittiğinde koskocaman bir selvi ağacı, ağacın tepesinde bir dudu kuşu.” Hey dudu, benim evdeki dudunun sana selamı var” diye nida ettiğinde ne görsün? Dudu ölmüş, yuvarlana yuvarlana yere düşmüş. “Allah Allah” demiş.
“Keşke benim dudunun selamını getirip de bu hayvancağızın ölümüne sebep olmasaydım.” Ama bir türlü de kafası bunu idrak edememiş. “Nedir bu?” diye. Tekrar evine dönünce kafesinin başına gider der ki, “hey dudu, senin selamını götürmesine götürdüm ama arkadaşına bu selamı verdiğim zaman bir de ne göreyim? Dudu ölür, yere düşer, ağaçtan yere düşer, çok üzüldüm” der.
Bunu anlatırken sözü bittikten sonra kafesine döner bakar ki kendi dudusu da ölmüş. “Eyvah, keşke buna bunu da anlatmasaydım” der. Elini kafese uzatır, duduyu alır, pencereyi açar, dışarıya bırakır.
Bir de ne görsün? Bıraktığı dudu uçmaya başlar. Mevlana buyuruyor ki, duduya sorar mal sahibi. “Hey dudu, uçmasına uçtun ya, neydi bunun hikmeti, sebebi söyler misin bana?”
Dudu da demiş ki “Ben seninle selam gönderdiğim arkadaşıma demiştim ki, demek istemiştim ki, sen dışarıdasın, benim gibi kafeste değilsin. Böyle nasıl hür oldun? Uçarsın.”
O da bana hal diliyle dedi ki “Bak ben öldüm, kurtuldum.” Öldü, bana onu, o haberi gönderdi. “Sen de öl kurtul” diye bana mesaj gönderdi. “Ben öldüm, kurtuldum.” Şimdi der, “ey dost sen de beden kafesinden kurtulmak ister misin?
Ruhunun hürriyetinin yüce doruğuna çıkmak ister misin? Sen de şu nefsani arzularını öldür de öyle kurtul. Ancak öyle kurtulabilirsin” der. Ve Hazret ilave eder. “A güzellik vurgunu, yol nereye? Açıldı işte beden kafesinin kapısı. Uç ey kuş, öz cevherine uç. İşte acı su, işte bataklık, işte ölmezlik, işte hürriyet. Canın yüce doruğuna uç.” Yani o mutlak hakikat öyle bir noktada ki orası en âlâ, en üstün makam, oraya doğru uç. Oraya gittin mi hürriyeti buluyorsun.
“Niye bu çanak çömlekle, dünya ile meşgul olup da kendini hırpalıyorsun” demek istiyor. Hazreti Mevlana.
Şimdi “ölmeden evvel ölmek” demek, çanak çömlekle uğraşmayı terk etmektir. Kalbinizden bütün bunları çıkarmanızdır. O kalp ki Beytullah’tır, hakiki Beytullah’tır. Oradan dünyaya, masivaya ait olanları çıkartıp sahibine terk etmemiz lazım o kalbi. Kalbin sahibi Cenâb-ı Vâcib-ül Vücûd Hazretleri. “Yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım.”
İşte bu espri. Şimdi Cenâb-ı Hak senin kalbine nazar etmiyor mu? Benim kalbime nazar etmiyor mu? Ediyor. Günde 300 defa kulunun kalbine nazar eden Allah’ı biz 3 saniye bile hatırlayamıyoruz, onunla olamıyoruz. İsmini söylediğimiz zaman bile ondan gafiliz.
Namazda huzurunda duruyoruz, “Allah u Ekber” diyoruz, ceset onun huzurunda ve fakat ruh başka âlemlerde. Hani bir şarkı vardır, “Vuslatın başka âlem, sen bir ömre bedelsin.” Yani şunu demek istiyorum, ceset ile onun huzurunda olan sen, namazda ama onunla değilsin.
Gaflettesin, Allah’ı bile hatırlayamıyorsun, bu haldeyiz. İşte Allah ile olmak demek o kalbe hiçbir şey koymadan onları aradan çıkartarak yani nefsani perdeleri geçerek, “ölmeden evvel ölmek” demek bu. “Mûtû kable en-temûtû” “Ölmeden evvel ölünüz.” O zaman işte Allah’ın tecellilerine kul mazhar olur. Kiminle olur? Allah ile beraber olur. Değil mi? Allah bu güzel hali yaşamayı ümmeti Muhammed’e ve bizlere nasip eylesin.” (Prof. Dr. Haydar Baş Enstitüsü / Dini hayat / Televizyon sohbetinden alıntıdır.)
Yukarıda ele aldığımız yazımızda “Ölmeden evvel ölmek ne demek?” başlığı altında bu hali elde etmekle kulluk şuuruna erişileceğini, bundan sonra kişinin daha ciddi bir hayat yaşamanın da yolunu bulacağını anlatmaya çalışmıştık.
Gerçekten de insanoğlunun inansa da ibadet konusunda ertelemek gibi bir hastalığı vardır. İnsanoğlunun öldükten sonra erteledikleri ibadetleri hakkında pişman olacağını, öldükten sonraki pişmanlığın bir işe yaramayacağını da biliyoruz. Ancak bu dünyada pişman olup yanlıştan vazgeçenlerin kârlı olacağını her akıl sahibi bilir.
İnsanın bu durumunu çok iyi bilen yüce Allah, insanın dünyada pişman olup doğruyu bulmasını kulunun lehine olarak istemektedir. Bu konuda kulunu imtihana tabi tutmak istemektedir.
Ama insanoğlunun bu konuda tavrının da ne olacağını bilen yüce Allah Kur’an’da bildirmiştir:
Enam suresi 27 ve 28. Ayetler bu konuda bize bilgi verir:
“Onların ateşin karşısında durdurulup “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!” dediklerini bir görsen !.. / Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü. Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar.”
İşte Umre ve Hac insana bu fırsatı tanımaktadır. Bu önemli ibadette ihrama girmek kuralı vardır. İhrama giren kimse düşünce olarak ölmüş ve kefene bürünmüş ve sanki yeniden diriltilmiştir. ‘Akıl başta olarak istediği ameli işleme fırsatını yakalamıştır. Yani ona hani öldükten sonra pişman olup da keşke yeniden dünyaya döndürülsem diyenlerin fırsatı sana verildi hadi bakalım pişmanlığının gereğini yerine getir. Gereken değişimi gerçekleştir. Yapabileceğin bütün ibadet, iyilik ve kulluk eylemlerini gerçekleştir.’
Yıllardır yapmakta olduğum rehberlik görevimde yaşadıklarım, gördüklerim insanın bu dönüşü ve değişimi gerçekleştirmede çok da başarılı olmadığıdır. Umre ve Hac dolayısıyla ihram ibadeti fırsatını yakalayanların ‘ölü gibi olun nefsi tepkilerden ve şeytan tuzaklarına düşmekten uzak durun’ diye ikazımıza rağmen sözümüzü dinleyenlerin azın azı kadar olduğunu görüyoruz. Bırakın nefsini öldürmeyi, eski alışkanlıklarında daha azgın hale gelenleri görüyoruz.
Burada asıl sorgulanması gereken husus, ihramdan çıkıldığında kalbin de eski elbiselerini giyip giymediğidir. Zira ihram, sadece dikişsiz bir kumaş değil; nefsin arzularını askıya alma, benliğin iddialarını terk etme ve kulluğu merkeze alma eğitimidir. Bu eğitimi kutsal topraklarda bırakıp gündelik hayata taşımamak, verilen ilahi fırsatın hakkını tam olarak verememek anlamına gelir. Umre ve hac, insana “yeniden gönderilmiş gibi yaşama” imkânı sunarken, bu imkânın kalıcı bir ahlâk ve istikamet değişimine dönüşmesi, kulun samimiyetiyle doğrudan ilişkilidir. Allah bu hali cümlemize nasip eylesin. Amin.
UMRE VE HAC İMANIN BOYUT DEĞİŞTİRME HALİDİR
İman, çoğu zaman kelimelerle tarif edilen, kitaplarda okunan ve zihinde taşınan bir hakikat olarak yaşanır. Ancak bazı ibadetler vardır ki, imanı zihnin sınırlarından çıkarıp kalbin ve bedenin tamamına yayar.
Umre ve hac, işte bu yönüyle insanın inancını sadece bilmekle yetinmeyip onu görmesine, dokunmasına ve yaşamasına vesile olan müstesna ibadetlerdendir. Bu yolculuk, kulun Rabbine dair bilgisini derinleştirdiği kadar, kendisiyle yüzleşmesini de beraberinde getirir.
Bu sebeple Umre ya da Hac, sadece bir ziyaret ya da bir ibadet silsilesi değil; imanın soyuttan somuta, ilmel yakîndan aynel yakîn ve hakkal yakîn mertebelerine doğru yaptığı bir yolculuktur. Okunan ayetlerin, dinlenen kıssaların ve anlatılan hakikatlerin mekânla, zamanla ve hatırayla birleşerek canlı bir hâl alması, insanın imanını başka bir seviyeye taşır. Orada görülen her yer, duyulan her isim, yaşanan her an, kalpte yeni bir pencere açar.
Umre ya da Hac ibadetine imanın soyuttan somuta geçişi ya da imanın ilmel yakîndan aynel yakîn ve hakkal yakîn boyutlarına geçişi de diyebiliriz.
Dünyanın ilk kurulduğu andan itibaren ilk insan Hz. Âdem’le başlayan insanlık serüveninin yaşandığı yerleri görmek bambaşka bir duygudur.
Hz. Âdem ile Hz. Havva validemizin cennetten çıkarıldıktan sonra yıllar, belki de asırlar boyu ayrı kalışları ve pişmanlıkla geçen zamanın ardından bir araya geldikleri Arafat bölgesindeki Cebel-i Rahme’yi (Rahmet Dağı) görmek; bilginin görsele dönüşmesiyle insanda derin duygular uyandırmakta, imanda ve amelde yeni kapıların açılmasına vesile olmaktadır.
Arafat buluşmasını haccın farzları arasına koyan yüce Allah’ın, ilk insanın affedilişinin adeta bir seremonisini herkese yaşatmak istemesi ve mahşerin provası gibi bir günde bütün hacıların aynı mekânda toplanmasını murat etmesi elbette üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir hakikattir. Bu hâli görenlerin ve yaşayanların anlatılanları daha iyi anlayacağı muhakkaktır.
Dünya yurdunda ilk inşa edilen Kâbe’yi görmek, etrafında yedi defa dönmek ve Hacerü’l-Esved’i selamlamanın hikmetini idrak etmek ise kelimelerle anlatılması güç, derin bir teslimiyet ve kulluk şuurunu insana yeniden hatırlatan eşsiz bir duygudur.
Hacerül Esvet taşının karşısına gelindiğinde ona doğru elinizle selam verirken o anda sizin Allah’ın Kâbe’sini ziyaret edenler listesine eklendiğinizi onun da sizin hakkınızda şahitlik edeceğini bilmek ne kadar önemli bir duygudur.
Zaten tavafın her şaftında (dönüşünde) Bismillahi Allahu ekber; “Allahümme imanen bike ve tasdîkan bi-kitâbik ve vefâen bi-ahdike ve ittibâen li-sünneti nebiyyike Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem.” (Allah’ım, sana iman ederek, kitabını tasdik ederek, sana verdiğim ahdime vefa göstererek ve Peygamberin Muhammed’in sünnetine uyarak tavafa başlıyorum.) diye dua etmek ve selamlamak bunun içindir.
Her anı ve her davranışı farklı bir duygu farklı bir sır yumağı olan umre ve hac ibadetini bilinçli bir şekilde yerine getirmenin insana kazandıracağı güzellikleri yaşamak umudu ve duasıyla hepinizi gönülden selamlıyorum efendim.
ANA HATLARIYLA TAVAF NASIL YAPILIR
Değerli dostlar!
Bir işi bilerek ve hissederek yapmakla o işin amacına ve tadına varabilirsiniz. Kâbe etrafındaki tavaf da bilgiyi ve yaşamayı gerektiren bir ibadettir.
Umre ibadetine başlamadan önce daha önceden belirlenen mikat sınırı denen yerlerden birine gidip orada kadınlar kendi elbiseleriyle erkekler alt kısımlarını ve üst kısımlarını örtecek şekilde iki parça beyaz bezle (havlu) başka hiçbir kıyafet olmadan giyer iki rekat ihram namazı kılar ve umreye niyet ederek Kâbe’ye gelir ve tavafa başlar.
Şayet yapılacak tavaf nafile bir tavaf olacaksa mikat alanlarına gitmeye gerek kalmadan ve ihrama bürünmeden ihram namazı kılmadan direk olarak Kâbe’ye tavafa gelirler.
Tavafa başlarken “Yarabbi bu tavafı bana kolaylaştır ve kabul eyle” diye dua edip Hacerül Esved köşesinde selamlamayla başlanılması işin niyetle amel boyutunun birleştirmektir. Neyi neden ve nasıl yapacağının şuuruna ererek tavafa başlamaktır.
Bismillahi Allahu ekber; “Allahümme imanen bike ve tasdîkan bi-kitâbik ve vefâen bi-ahdike ve ittibâen li-sünneti nebiyyike Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem.” (Allah’ım, sana iman ederek, kitabını tasdik ederek, sana verdiğim ahdime vefa göstererek ve Peygamberin Muhammed’in sünnetine uyarak tavafa başlıyorum.) Diye dua etmek ve selamlamak bunun içindir.
Buradaki ahde vefa ruhlar aleminde Rabbimizin “ben sizin rabbiniz değil miyim?” hitabına ruhlar olarak ‘evet sen bizim rabbimizsin’ sözünün teyidi anlamına gelmektedir.
Hemen başlangıçta Kâbe’nin kapısıyla karşılaşırsınız. Hacerül Esvad köşesinin yanında duaların geri çevrilmeyeceği Mültezem bölgesinde
“Subhânallâhi ve’l-hâmdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhu ekber ve lâ hâvle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm.”
“Allah eksik sıfatlardan münezzehtir. Hamd Allah’adır. Allah’tan başka ilah yoktur ve Allah en büyüktür. Allah’tan başkasında güç ve kudret yoktur.” Diyerek onun şanını yüceltiyorsunuz.
Mültezem ile Hacerül Esved köşesi arasında Kâbe’nin kapısıyla karşılaşınca “Ya Fettah Ya Rezzak Ya Alim Ya Kerim Ya Allah” demek çok önemlidir.
Ya Fettâh: Ey bütün kapıları açan, zorlukları çözen, fetheden Allah
Ya Rezzâk: Ey rızık veren, maddi-manevi her türlü rızkı ihsan eden Allah
Ya Alîm: Ey her şeyi bilen, gizliyi ve açığı bilen Allah
Ya Kerîm: Ey çok cömert, ikramı bol Allah.
Ya Allah: Ey her ismi ve sıfatı kendinde toplayan yüce Allah.
Bütün olarak manası: “Ey kapıları açan, rızık veren, her şeyi bilen ve sonsuz cömert olan yüce Allah!”
Bu zikirle birlikte genellikle; rızıkta genişlik, ilmin artması, sıkıntıların açılması, kalbin ferahlaması talep edilmektedir.
Bir adım sonra Makamı İbrahim denen bölgeye gelinir. Burada okunacak en faziletli dua şudur:
“Allahümme inna hazel beyte beytuk. Vel harame haramuk. Vel abde abdik. Vel emne emnük. Vel abde abdük ve ene abdüke vebnü abdik.”
(Allah’ım bu Mukaddes ev senin evindir. Bu harrem senin haremindir burası senin güvenli kıldığın yerdir. Kullar ise senin kulundur ben de senin bir kulunum. Beni de esenliğe kavuştur) duasıyla Allah’tan maddi manevi esenlik istenir.
Bu arada Rüknü Irak-i denen Hicr-i İsmail’in başlangıç bölgesine gelmiş olursunuz. Burası Kâbe’nin içinden sayılır. Burada Hz. İsmail ve Hz. Hacer validemizin mezarının olduğu rivayet edilir. Burada tövbe ile alakalı ayet ya da dualar tercih edilir. Peygamberimizin tam bu bölgede “Allahümme ecirni minen nâr “(Allahım beni cehennem ateşinden koru) diye dua ettiği söylenir.
Bir sonraki köşe rüknü Şam-î denen köşedir. Burada tavafın kabulü hakkında dualar ve salli barik salavatları okumak daha faziletlidir. Fatiha suresini okumak da çok faziletlidir. Önünüzde Rükn-i Yeman-i Köşesi vardır. Bu köşe Hz. Ali Efendimizin doğumu için yarılan köşedir. Hz. Ali’nin annesi doğum sanıcı tutunca Allah o köşeyi ona açarak içeriye girer ve Hz. Ali’nin doğumu burada gerçekleşir. Dünyada Kâbe içerisinde doğma şerefine layık görülen tek kişi Hz. Ali efendimizdir.
Rüknü Yemanî denen köşeye gelirken “Allahümme ente’sselâm ve minke’sselâm tebârekte yâ ze’lcelâli ve’l-ikrâm.”
(Allah’ım sen selamsın. Selamet de sendendir. Ey celâl ve ikrâm sâhibi sen münezzehsin, sen yücesin) demek de faziletlidir.
Rüknü Yeman-î köşesinde elinizle selamlarken “bismillah Allahu ekber deyip allahumme salli ala muhammedin ve ala ali muhammed”
(Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine salât (dua, rahmet ve bereket eyle) demek gerekir. bundan sonra Hacerül Esvad köşesine kadar “Rabbena atine fiddünya haseneten ve fil ahireti haseneten vekina azabennar ve ethilnel cennete meal ebrar” (Allahım bana dünya iyilik ver ahirette de iyilik ver. Beni iyilerle birlikte cennetine koy) duaları okunur. Ulaşan rivayette bu arada dualarınıza amin demekle görevli melekler her an mevcuttur.
Her şafta (dönüşe) başlarken yine Hacerul Esved’e selam verilir ve bu dualarla devam edilebilir. Elbette bunların yanında başka dualar da okunur hiçbir şey bilmeyenler bildikleri şekilde gönül diliyle Rabbiyle sohbet eder. Önemli olan yapılan işin bilincine ererek yapılandır.
Bizler çeşitli sohbetlerden ve çeşitli eserlerden derlediğimiz kendimizin de sürekli yaptığımız, feyz ve muhabbetine eriştiğimiz dualar ve eylemler bunlardır. Dostların isteği üzerine bunu sizlerle paylaştık. Rabbim nasibimizi ve muhabbetimizi artırsın. Amin.
TAVAF HAKKINDA SIR VE HİKMETLER
Değerli dostlar!
Hazır umre konusundaki sırlara ve hikmetlere girmişken birkaç önemli bilgiyi daha paylaşalım.
Kâbe etrafında her tur dönüşe şaft denilmektedir. 7 dönüş yani Hacerül Esved köşesinden başlayan ve orada biten 7 dönüş bir tavaf yapmaktadır.
Bu dönüşün neden soldan başladığının ve neden 7 sayısı olduğunun dahi elbet bir anlamı vardır. Kabe dünyanın merkezi dense de bunun maddi anlamdan daha çok manevi anlamda bir merkez olduğunu düşünmek daha mantıklıdır. Kâbe, aracısız direk olarak Allah’ın tecelli merkezi olduğundan ve insanda merkez de kalp olduğundan, manevi irtibatın daha sağlıklı olması için kalbin yakınlığını vesile kılarak her daima merkeze daha da yakınlaşmaktır.
Bu dönüş mana aleminde her bir dönüşte Arş-ı Ala’ nın bir katına daha yükselmeyi sağlar. 7 şaft tamamlandığında aynı zamanda 7. Kat semada Arş-ı Ala da bulunan Beytulma’mur’a erişmek ve meleklerle manevi irtibat kurarak onlarla tavafın cem’inde bulunmaktır.
Bu sebeple tavafın bu anlamını tefekkür edebilse tavaf yapanlar sessiz ve derinden nelerin gerçekleştiğini anlayabilse, gerçekten çok ama çok önemli sırlara erecektir. Tavafta istenen disiplin ve kalbi derinlik bu hali yaşayabilmek içindir. Ama maalesef bu hali yakalayabilen azdır. Çünkü mana iklimine engel olan nefsi davranışlar, dünyevi meşguliyet ve gafletler buna engel olmaktadır. Biz bunu öğrendik vesselam.
Bizim size aktardığımız sırlara, bilinen maksatlardan biri demek daha sağlıklı olacaktır. En doğrusunu bilen Allah’tır.
Şimdi de Beytulma’mûr hakkında bilgi aktaralım:
Rivayet edilir ki Allah’ın meleklerinin tavaf ettiği ve Kâbe’nin tam da izdüşümünün bulunduğu yerde Beytulma’mûr diye adlandırılan bir Kâbe daha bulunmaktadır.
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinden bu konuda bilgi paylaşmak isteriz.
“Beytülma’mûr ile ilgili olarak Hz. Peygamber’den çeşitli hadisler rivayet edilmiştir. Bu hadislere göre Resulüllah’a miraç esnasında beytülma’mûr gösterilmiştir. Burası “yedinci semada melekler için inşa edilmiş, bir gelen bir daha gelmemek üzere her gün 70.000 meleğin ziyaret edip ibadette bulunduğu bir mâbeddir”
Hz. Ali’nin de bir soru üzerine beytülma‘mûru, gökte bulunan ve Kâbe’nin yerdeki kutsiyetine benzer bir kutsiyete sahip olan, her gün 70.000 meleğin ziyaret edip namaz kıldığı, bir diğer adı da durâh olan bir yer, bir mescid olarak tanımladığı rivayet edilmektedir (Taberî, XXVII, 10).
Tasavvufî eserlerde beytülma’mûr’un zahiri ve bâtıni olmak üzere iki delâleti olduğu kabul edilmektedir. Zahirî delâleti, yedinci semada melekler tarafından mamur hale getirilen bina, bâtıni delâleti ise Hakk’ın tecelli ederek mamur eylediği mümin kalbidir.” (İslam Ansiklopedisi)
TAVAF NAMAZI VE BAZI SIRLAR
Tavaf konusunu tamamlarken tavaf esnasında konuşmak hakkında çeşitli rivayetler ve sözler söylenir. Hatta bazı rehber hocalar bazen kraldan fazla kralcı olup tavaf esnasında konuşmak tavafı bozar gibi yanlış bir ifade kullanırlar. Bu doğru değildir.
Bu konuda Peygamberimizin hadisi bize doğru olanı haber veriyor:
İbn Abbas rivayet etti: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ” Kabe’nin tavafı namaza benzer, ancak tavaf sırasında konuşmak gerekir. Tavaf sırasında konuşan kimse, ancak güzel sözler söylesin.”
Burada dedikodu yapmak gıybet etmek dünya ile alakalı boş ve gereksiz sözler sarf etmektir yasak olan. Zaten bu eylem her yerde çirkin sayılmıştır.
Aslında uyarı niteliğindeki doğru olan ifade ve tespit tavaftan istenilen muhabbeti ve sırrı yakalamak için tavaf esnasında Allah’ın tecellisinden daha çok istifade bekleyenlere “Tavafta sadece Kâbe’yi seyredin, sessiz ve derinden dönün ki işin sırrına vakıf olabilesiniz” mesajıdır susmak.
Namazdaki aranan huşu ve huzur da bunun için değil mi? Bu sebeple namaz benzetmesi yapılmıştır. Disiplinli bir dönüş düşünce ve eylem bütünlüğüyle elde edilecek şey tavafın sırrına vakıf olmaktır vesselam.
Umre ibadetinde yapılan her tavaftan sonra 2 rekat tavaf namazı kılmak tavafın şükrünü yerine getirmek anlamında olup Peygamberimiz tarafından bu iki rekat namazda okunacak sureler bile bir sır yumağı şeklinde bizlere sunulmuştur.
“Her kim, Beytullah’ı/Kâbe’yi tavaf eder ve iki rekât namaz kılarsa, bir köleyi hürriyetine kavuşturmuş gibi ona sevap verilir.” İbni Mace 2956
Genellikle peygamberimizin uygulamalarına bakınca iki rekatlık nafile namazlarda ve tavaf namazında birinci rekatta Kâfirûn ikinci rekatta ihlas suresini okumamız tavsiye edilmiştir. Bunun da elbet bir önemi vardır. Şimdi bunu içselleştirmeye ve tefekkür etmeye çalışalım.
- Tevhidin özeti olmaları
Kâfirûn Sûresi, şirki ve batıl inançları kesin bir dille reddetmeyi temsil eder:
Kâfirûn suresinde diyoruz ki: “Ey Muhammed! De ki: “Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kâfirûn 1-6)
İhlâs Sûresi ise tevhidi en saf hâliyle ilan eder: “De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. (Hiçbir şeye muhtaç olmayan) O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.” (İhlas 1-4)
Bu iki sure birlikte okunduğunda: Önce inkâr edilen (şirk, batıl ilahlar), Ardından iman edilen (Allah’ın birliği) açıkça ortaya konur. Yani kul, namazda adeta imanını yeniden ilan eder.
- Tavafın ruhuna uygunluk
Tavaf: Kalben ve bedenen Allah’a yönelmenin, Hayatın merkezine Allah’ı koymanın sembolüdür. Tavaf namazında bu iki surenin okunması:
“Hayatımın merkezinde sadece Sen varsın” demenin sözlü ifadesi gibidir. Bu yüzden özellikle tavaf namazına çok yakışır.
- Peygamber Efendimizin (sav) uygulaması
Hadis kaynaklarında Resulullah’ın (sav): Sabah namazının sünnetinde, Akşam namazının sünnetinde, tahiyyatül mescit namazında ve Tavaf namazında çoğunlukla Kâfirûn ve İhlâs surelerini okuduğu rivayet edilmiştir. Bu da tavsiyenin sünnet temelli olduğunu gösterir.
- Nafile namazlarda iman tazeleme boyutu
Nafile namazlar: Farzdan ziyade kulun gönüllü yönelişini temsil eder. Bu iki sure: “Neye inanıyorum?” “Neyi reddediyorum?” sorularına net cevaplar verdiği için nafile ibadetlerde iman muhasebesi işlevi görür.
- Yakîne ulaşmanın boyutu
Umre ve hac, imanı ilmel yakîndan aynel yakîne taşıyan ibadetlerdir. Kâfirûn + İhlâs: Eski alışkanlıkları, dünyevî putları reddediş (Kâfirûn), Saf bir kulluğa yöneliş (İhlâs) anlamıyla bu dönüşümün özeti gibidir.
Kısaca: Bu iki sure, namazda sadece bir okuma değil; “Ben kimden yanayım, kime teslimim?” sorusuna verilen güçlü bir imandır.
Tavafta şirki reddettik Allah’ı birledik. Sonunda da namazda ayını şeyi yaparak iman ve ihlasımızı teyit ettik. Her şey yerli yerince ve kararınca. Rabbim yaptığımız ibadetlerin sırrına ulaşmayı nasip eylesin. Amin.
UMRE DE SA’Y NASIL YAPILIR
Tavaf ile alakalı gönlümüzde ve zihnimizde oluşan bilgileri paylaştık. Bu makalemizde de umrenin diğer şartı olan Sa’y hakkında bilgileri paylaşalım istedik.
Hac ya da umre için tavaf yapıldıktan hem en sonra Mescid-i Haram’ın doğu tarafında bulunan Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelinerek yapılan bir eylemdir. Safa tepesinden başlanır ve 4 kez gidilir ve 3 kez dönülür. Sa’y, bu şekilde yapılır.
Umre için ihrama girildiği için tavafın arkasından Sa’y yapıldıktan sonra saçımızı keserek ihramdan çıkış sağlanır. Saç kesmek ölüm halinden hayata dönüş ya da öldükten sonra tekrar dirilişi temsil eder.
Bu ibadetin aslı arayış ve tefekkür eksenlidir. Önce bunun hikaye kısmını anlatalım:
Hz. İbrahim Allah’tan aldığı emir gereği Hz. Hacer ile çok küçük bir bebek olan Hz. İsmail’i şimdiki Kâbe’nin bulunduğu yere bırakır ve gider. (Henüz Kabe yeniden inşa aşamasında değildir.) Bir zaman sonra Hz. Hacer’in yanında bulunan yemek ve su biter. Açlıktan sütü kesilir. Bu sebeple en azından bir miktar su bulmak amacıyla yakında buluna Sefa ve Merve tepeleri arasında arayışa koyulur.
Arada bir küçük tepe daha vardır. Tam orada Hz. İsmail’i göremediği için tam da orayı koşarak bir an önce geçmeye çalışır. Sefa ve Merve tepesi arasında geliş ve gidiş 7 defa tekrarlanır. Tam Merve tepesine geldiğinde arayışının son bulduğu dualarının kabul olduğunu an gerçekleşir.
Allah’u teale Cebrail Aleyhisselam’ı vesile kılarak tam da İsmail (a.s.)’ ın yanında bir su yaratır. Bunu gören Hz. Hacer, koşarak gelir ve bu su o kadar şiddetli fışkırıyordu ki ona dur dur anlamına gelen zemzem deyince su akışı yavaşlar. Zemzem kıvam ve içim olarak diğer sulardan farklı birçok özelliğe sahiptir. Yapılan incelemelerde anne sütünün taşıdığı mineralleri taşımaktadır.
Hz. Hacer validemizin bu samimi arayışı ve teslimiyeti bundan sonra hac ve umre ibadetlerinin bir şartı olarak kalacak ve kıyamete kadar bu ibadetin bir parçası olacaktır.
İşte hac ve umre ibadetinde Sefa ve Merve tepesi arasındaki eyleme say’ denmiştir. Hz. Muhammed’e umre ve hac ibadetinde bu ibadet şekli emredildiğinde bazıları itiraz etmiştir. Çünkü burada puta tapanlarda sefa ve Merve tepelerine putlar yerleştirir onlar arasında geliş gidişlerle tapınmalarını yerine getirirlerdi. Bunun üzerine yüce Allah ayetle bunun putperestlerinkinden farklı bir şey olduğunu şöyle beyan eder:
“Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah’ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir.” (Bakara / 158)
Buradaki yürüyüş, arayış tefekkür ve teslimiyetin Hz. Hacer’in teslimiyetini bizlere hatırlatır. Hatta onun koştuğu bölge dahi yeşil ışık denen işaretli bölgede ihmal edilmemiş. Her haliyle Hacer olunması hedeflenmiştir.
Şimdiler bu arayış ve yürüyüş esnasında bağırıp çağırıp koşmakla meşgul olan misafirlerin pek azının buradaki meselenin farkında olduğunu görüyoruz. Arayış Sefa Merve’de başlar her nefes hayatta devem eder. Durmadan aramak gerekir vesselam.
“Hacer gibi ara sen de derinde Belki bulursunuz günün birinde” Nazarî
UMRE’DEN SONRA YA DA ÖNCE PEYGAMBERİMİZİN ZİYARETİNİN ÖNEMİ
Değerli dostlar Kâbe hakkında umre ibadetinde bize gerekli olan bilgilerden gönül dağarcığımıza düşenleri paylaştık. Elbette işin manevi cephesinde bir olmazsa olmazımız Medine’de bulunan peygamber efendimizin kabri şerif ziyaretidir.
Mekke’de ikamet edenler müstesna ama uzak diyarlardan umre ziyareti için gelenlerin yapması gereken Peygamber efendimizin kabri şerifinin ziyaretini de ayrı bir makalede ele almak istedik. Bu makalemize bu yazı serisini bitireceğiz inşallah.
Peygamberimizin kabrinin ziyareti hakkında kendisinin buyruklarından bir demet sunalım:
“Hac edip kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur.”
“Hac edip de beni ziyaret etmeyen, beni incitmiş olur.”
“İmkan bulup da mazeretsiz beni ziyaret etmeyen bana cefa etmiş olur.”
“Vefatımdan sonra beni ziyaret eden, hayatımda ziyaret etmiş gibidir.”
“Kabrimin yanında, benim için okunan salavatı işitirim. Uzak yerlerde okunanlar bana bildirilir.”
Bu kadar önemli müjdelerin bulunduğu ve manen diri olan peygamberin ziyareti elbette umre ibadetinin şartlarından olmasa da manevi edep bakımından olmasa olmazlar arasındadır.
Hz. Peygamberin (sas) kabrinin bulunduğu hücre ile minberinin arasında bulunan ve “Ravza-i Mutahhare” diye anılan yerde, değilse mescidin uygun bir yerinde kılar. Resülullah (sas), “Evimle minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir, minberim de (Kevser) Havuzumun üzerindedir”
Hem insanlar bu yerde namaz kılmayı sanki cennete girmeye garanti senedi almış gibi değerlendirme hatasına düşmektedir. Burada namaz kılan için fazilet var ama cennet garantisi yoktur. Bir şeyi çok abartmanın da alemi yoktur. Randevu bekleyip saatlerce vakit kaybını dikkate almak gerekir. Halbuki bunun yerine yeşil kubbeyi gören bir yerden peygamberimize selatü selam okumak ve hürmet sunmak daha faziletlidir.
Bu sebeple umre ibadetinde önce ya da sonra mutlaka Medine ziyareti yapılır. Burada son zamanlarda Ravza-i Matahhara denilen yerde namaz kılmanın zor olduğu ve randevu konusunda inanılmaz sıkıntıların yaşandığını görüyoruz. Bu da umreye gelen vatandaşların bunu bir eksiklik olarak gördüğüne şahit oluyoruz.
Elbette burada namaz kılmak faziletlidir. Ama bun imkan bulamayanlar peygamber mescidinin herhangi bir yerinde namaz kılsa da olur.
Esas olan onun manevi huzurunda olmanın farkında olmak onun ölümünün diğer canlılar gibi olmayıp ruh olarak şefaat ve manevi himmet açsından işvenin devam ettiğini bilmek gerekir.
Enfal suresin 33. Ayette peygamberin bu konudaki özelliği şöyle beyan edilmiştir:
“Halbuki Resulüm, sen onların arasında bulunduğun sürece Allah onlara azap edecek değildir. Bir de yaptıklarına pişmanlık duyup günahlarının bağışlanmasını diledikleri sürece de Allah onlara azap etmeyecektir.”
Bakara suresi 154 ayette bahsedilen şehitler kapsamına peygamberimiz de girmektedir.
“Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz.”
Bu sebeple onun hayatta olduğundaki şefaat yetkisi mematta da devam ettiği için onun kabrini ziyaret ederken ya da Medine’de bulunduğunu sürece tövbe ederken peygamberi vesile kılmanın faziletini idrak etmek gerekir. Bilmeyenler ne bilsinler bilenlere selam olsun…
Değerli dostlar!
Ana hatlarıyla umre ve tavaf hakkında derlediğimiz bilgileri sizlerle paylaştık. Tavsiyemiz odur ki ilk fırsatta imkan bulur bulmaz Allah’ın beytini tavaf ediniz ve anlatılanları ancak o zaman yaşayınca anlarsınız. Rabbim tekrar tekrar nasibimizi artırsın. Gayret bizden tercih sizden taktir Allah’tan.
NOT:
29.09.2026 TARİHİNDE EKLENEN VE SON UMRE ZİYARETİMİZDEN ÖZELLİKLE MEDİNE ZİYARETLERİ HAKKINDA BİLGİLERİ EKLEDİK.
BİR UMRE İBADETİNDEN GÖNLÜMÜZDE KALANLAR
Kâbe’den döndük, gönülden dönemedik
Değerli dostlar, birkaç gündür bu köşede sizlerle buluşamadık. Bunun elbette bir sebebi vardı. Umre ibadetimizi yerine getirmek üzere kısa bir süreliğine kutsal topraklara gittik. Şimdi ise gönlümüzde tarifsiz duygular, dilimizde dualar ve hafızamızda unutulmaz hatıralarla memlekete döndük.
İnsan bazı yolculuklardan döner ama aslında aynı insan olarak dönmez. Hele gidilen yer Mekke-i Mükerreme, ziyaret edilen yer Beytullah ise…
Kâbe’yi ilk gördüğünüz anda kelimeler yetersiz kalıyor. İnsan, yıllarca hakkında konuştuğu, yönünü döndüğü, namazlarında kıble edindiği o mukaddes mabedin karşısında kendi küçüklüğünü; Allah’ın rahmet ve kudretini ise daha derinden hissediyor.
Umre, sadece bir yolculuk değildir. Bedenin Kâbe’ye, gönlün ise Rabbine yönelişidir. Tavafın her dönüşünde insanın dünyaya bakışı biraz daha değişiyor. Safa ile Merve arasında atılan her adım, Hz. Hacer validemizin teslimiyetini hatırlatıyor. Dua ederken insan yalnız kendisi için değil; ailesi, dostları, milleti ve bütün insanlık için de ellerini açmak istiyor.
Biz de bu mukaddes yolculukta gönül dostlarımızla birlikte ibadet etmenin, aynı kıbleye yönelmenin, aynı heyecanı paylaşmanın güzelliğini yaşadık.
Ve dönüş yolunda, bu duyguların içimizde bıraktığı izler mısralara döküldü.
Kutsal topraklarda yaşadığımız o güzel anların, Kâbe’ye duyduğumuz hasret ve muhabbetin gönlümüzde bıraktığı izlerle kaleme aldığımız bu şiiri, sizlerle paylaşmak istiyorum:
ŞANLI BEYTULLAH
Bir sevdadır Kâbe ona doyulmaz
Yerine başka şey asla koyulmaz
Gaflette olanlar âşık sayılmaz
Ne kadar kutlusun şanlı Beytullah
Umre yapmak için çıktık bir yola
Muhabbetle döndük, vermedik mola
Yapılan tavaflar hep kabul ola
Ne kadar kutlusun şanlı Beytullah
Gönül dostlarıyla yolculuk güzel
Kutlu yolun sırrı kendine özel
Sanki üstümüzde hissettik bir el
Ne kadar kutlusun şanlı Beytullah
Nazarî’yem biz de Kâbe’ye gittik
Can dostlarımızla ibadet ettik
Bazen aşkımızdan kaybolduk, bittik
Ne kadar kutlusun şanlı Beytullah
UĞUR KEPEKÇİ / Umre anısına 19.09.2026
Şiirin son mısralarında söylediğimiz gibi, bazen insan aşkından “kayboluyor, bitiyor.” Fakat bu kayboluş dünyadan kopmak değil; insanın kendi nefsinden uzaklaşıp Rabbine yaklaşmasıdır.
Kâbe’nin etrafında dönen yalnız bedenler değildir. Gönüller de Allah’a doğru bir dönüş aramaktadır. Tavafın sırrı belki de biraz burada saklıdır: İnsan, hayatının merkezine neyi koyduğunu yeniden düşünmektedir.
Kutsal topraklardan dönerken geriye yalnızca çekilmiş fotoğraflar, yapılmış ibadetler ve güzel hatıralar kalmamalı. Asıl mesele, orada yaşanan manevi iklimi hayatımıza taşıyabilmektir.
Allah, yaptığımız umreyi kabul eylesin. Dualarımızı makbul, ibadetlerimizi halis, gönüllerimizi Beytullah’ın muhabbetinden ayırmasın.
Kâbe’ye bakıp gözleri yaşaran bütün müminlerin hasretini yeniden Kâbe’ye kavuşmakla; kavuşanların ise bu nimetin şükrünü hakkıyla eda etmekle mükâfatlandırsın.
Ve bizlere, ömrümüzün sonuna kadar Beytullah’ın sevgisini gönlümüzde taşıyabilmeyi nasip etsin. Amin…
Ne kadar kutlusun şanlı Beytullah…
GÖNÜL DOSTLARIYLA YOLCULUK GÜZEL
Değerli dostlar,
Kutsal topraklardan döndük. Fakat insan böyle bir yolculuktan dönerken yalnızca memleketine dönmüyor; beraberinde nice hatıralar, nice duygular ve nice muhasebeler de getiriyor.
Dünkü yazımızda Kâbe’nin gönlümüzde bıraktığı izlerden ve bu duyguların mısralara nasıl döküldüğünden söz etmiştik. Bugün ise aynı yolculuğun başka bir güzelliği üzerinde durmak istiyorum:
Yol arkadaşlığı…
Çünkü bazı yollar tek başına yürünmez. Hele gidilen yol, Beytullah’a giden kutsal bir yol ise…
İnsan, hayatının her döneminde başkalarına ihtiyaç duyan bir varlıktır. Doğduğu andan itibaren anne ve babasına, büyüdükçe ailesine, dostlarına, çevresine ve toplumuna muhtaçtır. Allah insanı başıboş ve yalnız yaşaması için değil, birbirine destek olan bir toplumun içinde yaşaması için yaratmıştır.
Bu hakikati en iyi, birlikte çıkılan yolculuklarda anlarız.
Yolculuk, insanları birbirine yaklaştırır. Aynı yolda yürür, aynı sofraya oturur, aynı mekânda dinlenir, aynı sıkıntıyı paylaşır, aynı güzelliğe sevinirsiniz. Bazen yorulan arkadaşınıza el uzatırsınız; bazen sizin gücünüz azalır, o elinizden tutar.
İşte o zaman yol arkadaşlığı, sıradan bir arkadaşlıktan çıkar; yoldaşlığa dönüşür.
Hele bu yolculuk umre yolculuğuysa, yoldaşlığın anlamı daha da derinleşiyor.
Aynı kıbleye yönelmek, aynı Beytullah’ın etrafında tavaf etmek, aynı saflarda namaz kılmak, aynı dualara “âmin” demek insanları yalnızca fizikî olarak değil, gönül olarak da birbirine yaklaştırıyor.
Kutsal topraklarda insanın çevresindeki insanların davranışlarını daha farklı değerlendirdiğini fark ediyor. Bir arkadaşınızın size uzattığı bir su, yorulduğunuz anda söylediği güzel bir söz, ibadet sırasında gösterdiği anlayış, küçük gibi görünen ama gönülde büyük karşılığı olan davranışlara dönüşüyor.
Çünkü orada insan, dünyanın günlük telaşından biraz olsun uzaklaşıyor. Gönlün daha hassas, bakışın daha dikkatli hâle geliyor.
Biz de bu yolculukta gönül dostlarımızla birlikte olmanın güzelliğini yaşadık.
Birlikte yola çıktık, birlikte ibadet ettik, birlikte dualara “âmin” dedik. Yorulduğumuz anlar da oldu, duygulandığımız anlar da… Fakat bütün bunların içinde yol arkadaşlarımızın varlığı, yolculuğun manevi güzelliğini daha da artırdı.
Şiirimizde,
“Gönül dostlarıyla yolculuk güzel
Kutlu yolun sırrı kendine özel
Sanki üstümüzde hissettik bir el
Ne kadar kutlusun şanlı Beytullah”
derken aslında yaşadığımız bir hakikati dile getirmiştik.
İnsan bazen bir yolculuğun nereye vardığından çok, o yolda kimlerle yürüdüğünü hatırlar.
Bu nedenle hayat yolculuğunda olduğu gibi kutsal yolculuklarda da yoldaş seçiminin ayrı bir önemi vardır. Yanınızdaki insanın hâli, sözü, sabrı ve anlayışı sizin yolculuğunuzun havasını da etkiler.
İyi bir yoldaş, sıkıntınızı büyütmez; hafifletir.
Yorulduğunuzda sizi daha fazla yormaz.
Bir eksiğinizi gördüğünde tamamlamaya çalışır.
Güzelliği kendisine mal etmek yerine paylaşır.
Ve en önemlisi, sizi kendisine değil, Allah’a yaklaştırır. Asıl yoldaşlık da budur.
Kutsal topraklardan dönerken insanın yanında getirdiği en kıymetli hatıralardan biri de birlikte ibadet ettiği insanların gönlünde bıraktığı ve onlardan aldığı güzel izlerdir.
Bu yolculuk bize bir kez daha gösterdi ki insanın hayatındaki gerçek zenginliklerden biri, güzel insanlarla aynı yolda yürüyebilmektir.
Yolun uzunluğu değil, yoldaşın hâli önemlidir.
Yolun zorluğu değil, o zorluğu kiminle paylaştığınız önemlidir.
Ve bazı insanlar vardır; onlarla çıktığınız yolculuk bittiğinde, yol bitmiş olsa bile dostluk yolculuğu devam eder.
Bizim umre yolculuğumuz da böyle güzel bir hatıra bıraktı gönlümüzde.
Rabbim bütün yolculuklarımızı hayırlı eylesin. Bizlere hayat yolculuğunda da gönül dostları nasip etsin. Bizi Allah’ı hatırlatan, iyiliğe teşvik eden, sıkıntıda yanımızda duran ve sevincimizi paylaşan güzel insanlardan ayırmasın.
Çünkü insan bazen bir yolculuğa gider…
Ama asıl kazancı, yolda tanıdığı gönüllerdir.
YOLA ÇIKMADAN ÖNCE YOLDAŞINIZI SEÇMELİSİNİZ
İnsan sosyal bir varlıktır. Hayatının hiçbir döneminde bütünüyle yalnız yaşayamaz. Doğduğu andan itibaren başkalarına ihtiyaç duyar; kimi zaman bir el, kimi zaman bir söz, kimi zaman da yanında güvenebileceği bir insan arar.
Bu ihtiyaç, insanın hayatındaki pek çok alanda olduğu gibi birlikte çıkılan yollarda da kendisini gösterir. Hele gidilen yer Kâbe, yapılan ibadet umre ise yoldaşın kim olduğu daha da önem kazanır.
Birlikte yürür, dinlenir, yemek yer, ibadet ederiz. Yorulduğumuzda birbirimize destek olur, sıkıntılarımızı paylaşırız. Bu nedenle yanımızdaki insanın hâli, sözü ve davranışı bizim ruh hâlimizi de etkileyebilir.
Fakat burada önemli bir nokta var:
Yoldaşlık, yola çıktıktan sonra değil, yola çıkmadan önce başlar.
İnsan yoldaşını seçerken yalnızca yanında bulunacak kişiyi seçmiş olmaz. Aynı zamanda paylaşacağı duyguları, yaşayacağı hatıraları ve karşılaşacağı zorluklar karşısındaki dayanışmayı da düşünmüş olur.
Peygamber Efendimiz (s.a.a.) şöyle buyuruyor:
“Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.”
Bu hadis, dost seçiminin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. İnsan beraber olduğu kişiden ister istemez etkilenir. Onun sözlerinden, davranışlarından, hassasiyetlerinden ve hayata bakışından pay alır.
Bu gerçek, umre gibi insanın gönlünü Allah’a yöneltmek için çıktığı kutsal bir ibadette daha da önemlidir. Çünkü insan burada yalnızca Kâbe’yi görmeyi ve ibadetlerini yerine getirmeyi değil, aynı zamanda gönlünü dinlendirmeyi, kendisini muhasebe etmeyi ve Rabbine daha fazla yaklaşmayı arzu eder.
Kutsal topraklarda insanın gönlü daha hassastır. Dünyanın günlük telaşından biraz olsun uzaklaşmış, ibadete ve duaya yönelmiştir. Böyle bir ortamda yanında bulunan insanların davranışları, anlayışları ve hassasiyetleri insanın gönül huzuruna doğrudan veya dolaylı olarak tesir edebilir.
Elbette mesele bir insanı iyi veya kötü ilan etmek değildir. Her insanın karakteri, anlayışı ve hayata bakışı farklı olabilir. Ancak aynı ortamı uzun süre paylaşacak kişilerin birbirlerinin hassasiyetlerini anlayabilmeleri, birbirlerine saygı gösterebilmeleri ve mümkün olduğunca ortak bir manevi hedefte buluşabilmeleri büyük önem taşır.
Çünkü aynı Kâbe’ye bakmak, her zaman Kâbe’ye aynı duyguyla bakmak değildir.
Aynı tavafın içinde bulunmak, aynı manevi hâli yaşamak anlamına gelmeyebilir. Aynı safta namaz kılmak, gönüllerin de aynı istikamette olduğu anlamına gelmeyebilir.
Bu yüzden insan, yola çıkmadan önce kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben kiminle beraber olursam Rabbime daha çok yaklaşırım?”
- 12. 2011 tarihinde Yeni Mesaj’daki köşemizde hac vesilesiyle kaleme aldığımız “Hac ve Yoldaşlık” makalesinde özetle “Siz siz olun yola çıkmadan, yoldaşlarınızı iyi seçin” demiştik.
Bugün umre dönüşünde bu sözün anlamını bir kez daha düşündük. Çünkü insanın gönül huzuru, yaptığı ibadetten alacağı manevi lezzet açısından da büyük önem taşıyor. Yanında kendisini anlayan, sıkıntısını paylaşan, iyiliğe teşvik eden ve Allah’ı hatırlatan insanların bulunması ise büyük bir nimet.
İyi bir yoldaş, yükünüzü ağırlaştırmaz; hafifletir. Sizi kendisine değil, Allah’a yaklaştırır. Güzelliği paylaşır, sıkıntıyı büyütmez.
Bazen insanın kazancı, vardığı yerden çok, yanında yürüyen insanın gönlünde bıraktığı izdir.
Öyleyse yola çıkmadan önce sadece nereye gideceğimizi değil, kiminle yürüyeceğimizi de düşünelim. Vesselam…
Medine: Gönüllerin Peygamber Efendimiz’e Yolculuğu
Umre yolculuğu, insanın hayatında sıradan bir yolculuk değildir. Bu yolculukta insan, yalnızca bir mekândan başka bir mekâna gitmez; gönlünü de beraberinde taşıyarak mukaddes beldelere doğru yola çıkar. Kâbe-i Muazzama’nın heybeti karşısında Allah’ın huzurunda olduğunu hisseden mümin, Medine-i Münevvere’ye ulaştığında ise gönlünü Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) huzuruna yöneltir.
Mekke’de Kâbe vardır; Medine’de ise Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) hatırası, mübarek mescidi ve kabr-i şerifi vardır. Bu sebeple umre yolculuğunu yalnızca Kâbe’yi görmekten ibaret düşünmek, bu manevi yolculuğun önemli bir boyutunu eksik bırakmak olur.
Medine’ye Varış
Medine-i Münevvere’ye yaklaşırken insanın gönlünde farklı bir heyecan belirir. Çünkü burası, Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) hicret ederek İslam toplumunu inşa ettiği, insanlığa örnek olacak bir medeniyetin temellerini attığı şehirdir.
Burada atılan her adım, İslam tarihinin canlı bir hatırasına dokunur. Mescid-i Nebevî’ye girildiğinde insan, sadece büyük bir mabede girmiş olmaz; aynı zamanda Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) ashabıyla namaz kıldığı, ümmetine nasihat ettiği, insanları Allah’a davet ettiği mübarek mekânda bulunmanın huzurunu yaşar.
Bu sebeple Medine ziyareti, geçmişi hatırlamak için yapılan sıradan bir ziyaret değildir. Asıl mesele, o büyük hayatın bugün bizim hayatımıza ne söylediğini anlayabilmektir.
Ravza’da Bir Başka Huzur
Mescid-i Nebevî’nin içinde bulunan Ravza-i Mutahhara, müminlerin gönlünde ayrı bir yere sahiptir. Peygamber Efendimiz (s.a.a.) burada bulunmuş, burada namaz kılmış, burada ümmetine yol göstermiştir.
Ravza’da insanın gönlüne hâkim olan duygu, kelimelerle anlatılması kolay olmayan bir muhabbettir. Çünkü burada Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) izleri vardır.
Fakat bu ziyaretin asıl anlamı, sadece duygulanmak değildir. Peygamber Efendimiz’i (s.a.a.) sevmek, onun getirdiği ilahi mesajı anlamayı ve hayatımıza taşımayı gerektirir. Sevgi, insanı dönüştürmüyorsa sadece sözde kalır.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) Kabr-i Şerifini Ziyaret
Umre için mukaddes beldelere gelenlerin Medine-i Münevvere’yi ziyaret etmeleri ve Mescid-i Nebevî’de Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) kabr-i şerifini ziyaret etmeleri, bu yolculuğun en anlamlı duraklarından biridir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) kabr-i şerifinin huzurunda insan, dünyanın bütün gürültüsünden uzaklaşır. Bir zamanlar bu dünyada yaşayan, Allah’ın mesajını insanlara ulaştıran ve ümmetine büyük bir rahmet olarak gönderilen o kutlu Peygamber’in huzurunda olduğunu düşünür.
Nitekim Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) kabr-i şerifini ziyaret konusunda rivayet edilen, “Kim beni vefatımdan sonra ziyaret ederse, sanki beni hayatta iken ziyaret etmiş gibidir” anlamındaki hadis-i şerif, bu ziyaretin gönüllerdeki yerini daha da anlamlı hâle getirmektedir.
Burada önemli olan, ziyareti kuru bir merasim hâline getirmemektir. İnsan, Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) huzurunda kendi hayatını da sorgulamalıdır:
Ben onun ümmetine layık bir hayat yaşayabiliyor muyum?
Onun ahlakından ne kadar nasiplenebildim?
Onun getirdiği rahmet, adalet, merhamet ve kardeşlik anlayışını hayatıma ne kadar taşıyabiliyorum?
İşte Medine ziyaretinin insana kazandırması gereken asıl muhasebe budur.
Ziyaret Bir Muhasebedir
Mukaddes mekânları ziyaret etmek, insanın geçmişini ve bugününü yeniden değerlendirmesine vesile olmalıdır. Kâbe’de Allah’ın huzurunda duran insan, Medine’de Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) hayatını düşünerek kendi hayatına bakmalıdır.
Çünkü İslam, sadece ziyaret edilen mekânlarda yaşanan bir duygu değildir. İslam, insanın günlük hayatına taşınması gereken bir hakikattir.
Medine’den ayrılan insanın gönlünde bir hasret kalır. Fakat bu hasret, aynı zamanda bir sorumluluk da doğurmalıdır. Orada görülen güzellikler, orada hissedilen manevi huzur ve Peygamber Efendimiz’e (s.a.a.) duyulan muhabbet, memlekete dönüldüğünde de devam etmelidir.
Asıl kazanç, Medine’den ayrılırken gönülde Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) sevgisini taşıyabilmektir.
RAVZA’DAN KABR-İ ŞERİF’E: HÜRMETTEN VEFAYA
Medine-i Münevvere’ye gelen bir mümin için Mescid-i Nebevî’nin her köşesi ayrı bir anlam taşır. Fakat burada iki mübarek makamı birbirinden ayırarak anlamak gerekir: Ravza-i Mutahhara ve Kabr-i Şerif.
Ravza-i Mutahhara, Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) evi ile minberi arasındaki mübarek bölgedir. Kabr-i Şerif ise Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) medfun bulunduğu yerdir. Aynı mescidin içerisinde bulunmalarına rağmen, taşıdıkları anlam ve fazilet bakımından birbirinden farklıdır.
Ravza-i Mutahhara’nın Fazileti
Ravza-i Mutahhara’nın fazileti hakkında Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“Evim ile minberim arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir.” (Buhârî, Müslim)
Bu mübarek ifade, Ravza’nın İslam itikadındaki özel yerini ortaya koymaktadır. Bu sebeple Medine’ye gelen müminler, imkân bulduklarında burada namaz kılmayı, dua etmeyi ve salavat getirmeyi büyük bir nimet kabul ederler.
Ravza’da insan, Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) yaşadığı ve ümmetine rehberlik ettiği o mübarek atmosferi düşünür. Birkaç dakikalık sükûnet, edilen bir dua ve getirilen salavat, insanı kendi gönül dünyasıyla baş başa bırakır.
Kabr-i Şerifin Huzurunda
Ravza-i Mutahhara’nın ardından insan, Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) Kabr-i Şeriflerinin huzurunda edeple selâm verir:
“Esselâmü aleyke yâ Resûlallah…” (Ey Allah’ın Resulü selam senin üzerine olsun)
Bu selâmın içinde hürmet, özlem ve bağlılık vardır. İnsan bazen çok şey söylemek ister; fakat huzura geldiğinde kelimeler azalır. Bir selâm, bir salavat veya sessizce dökülen bir gözyaşı, gönlün hâlini anlatmaya yeter.
Kabr-i Şerifin faziletiyle ilgili şu rivayet de nakledilmiştir:
“Kim beni vefatımdan sonra ziyaret ederse, sanki beni hayattayken ziyaret etmiş gibidir.” (Dârekutnî)
Bu hadisi şerif, Peygamber Efendimiz’e (s.a.a.) duyulan hürmetin ve O’na bağlılığın güçlü bir ifadesi olarak değerlendirilmiştir.
Hürmetten Vefaya
Kabr-i Şerifin huzurunda insan, Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) ümmeti için yaptığı fedakârlıkları ve bıraktığı emaneti düşünmelidir.
Çünkü vefa, yalnızca güzel sözlerle ifade edilmez. O’nun getirdiği hakikate bağlı kalmak, güzel ahlâkını hayatımıza taşımak; merhametli, adaletli, dürüst ve güvenilir bir insan olmaya çalışmak da vefanın gereğidir.
Ravza bize ibadet ve duanın faziletini hatırlatırken, Kabr-i Şerif Peygamber Efendimiz’e (s.a.a.) karşı hürmetimizi ve bağlılığımızı hatırlatır.
Umrenin Medine’de Derinleşen Anlamı
Kâbe’den başlayan Umre yazılarımızda tavafı, sa’yi, duayı ve teslimiyeti ele alırken asıl meselenin insanın gönlünde meydana gelen değişim olduğunu vurguladık.
Mekke’de Kâbe’ye yönelen insan, Allah’a kulluğunu yeniden hatırladı. Medine’de ise aynı kulluğun Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) örnek hayatında nasıl şekillendiğini görür.
İşte Medine, Umre’den ayrı bir bölüm değildir. Umre’nin gönül ve ahlâk boyutunun devamıdır.
Kâbe bize yönümüzü Allah’a çevirmeyi öğretirken, Medine bu yönelişin Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) ahlâkıyla nasıl hayat bulacağını hatırlatır.
Ravza’da edilen dua, Kabr-i Şerifin huzurunda verilen selâm ve Medine’nin manevi iklimi, insana aynı sorumluluğu yükler: İbadet yalnızca yapılmış olmakla kalmamalı, insanın hayatına yansımalıdır.
Umre Kâbe’de başlamış olabilir; fakat onun gönülde bıraktığı iz Medine’de derinleşir. Ravza’nın fazileti gönülde yer etmeli, Kabr-i Şerifin huzurunda verilen selâm ise hayatımızda vefaya dönüşmelidir.
VEFANIN SESSİZ DURAĞI: CENNETÜL BAKİ MEZARLIĞI
Umre, yalnızca Kâbe’yi tavaf edip sa’y yapmakla tamamlanan bir ibadet değildir. İnsan Mekke’de Beytullah’ın huzurunda Rabbine yönelirken, Medine-i Münevvere’de bu kulluğun gönül ve muhabbet boyutunu daha derinden yaşamaya başlar. Mescid-i Nebevî’nin huzurundan Cennetü’l-Bakî’ye uzanan ziyaretler de işte bu manevi bütünlüğün önemli bir parçasıdır.
Cennetü’l-Bakî’ye giren insan önce sessizliği fark eder. Fakat bu sessizlik boş değildir. Sanki toprak, asırlar boyunca taşıdığı emanetlerle insana konuşur. Burada insan hem ölümün hakikatini hem de Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) ailesinden ve Ehl-i Beyt’inden kalan büyük emaneti düşünür.
Umrenin Gönülde Derinleşen Tarafı
Kâbe’nin etrafında yapılan tavaf insana Allah’ın merkezde olduğu bir hayatı öğretir. Medine’de ise Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) hayatı, mücadelesi, ailesi ve yol arkadaşları bu kulluk şuurunun nasıl yaşanacağını hatırlatır.
Bu bakımdan Bakî ziyareti, Umre’nin dışında kalan bir ziyaret değildir. Tam tersine, Umre boyunca kazanılması amaçlanan manevi değişimin devamıdır.
İnsan orada yalnızca kabirleri ziyaret etmez. Kâbe’de verdiği kulluk sözünü hayatına nasıl taşıyacağını düşünür.
Ehl-i Beyt’in İzinde
Cennetü’l-Bakî denildiğinde gönüllerde Ehl-i Beyt’in mübarek isimleri ayrı bir yer tutar. Hz. Fâtıma Zehrâ’nın (s.a.) kabrinin Cennetü’l-Bakî de bulunduğu rivayet edilir. Gönül adamları Hz. Fatıma’nın kabrinin Ehl-i Beyt ailesiyle birlikte aynı küme içerisinde olduğunu işaret etmiştir. Yıllar önce Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızla birlikte Cennetü’l Baki kabristanını ziyaret ettiğimizde kendisinden bu konuda bilgi edinmiştik. Elhamdülillah.
Cennetü’l Bakî’de ayrıca Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) sevgili torunu Hz. Hasan (a.s.), İmam Zeynelabidin (a.s.), İmam Muhammed Bâkır (a.s.) ve İmam Cafer-i Sâdık (a.s.) gibi Ehl-i Beyt’in büyük şahsiyetleri medfundur. Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) amcası Hz. Abbas’ın da burada medfun bulunması, Bakî’nin manevi hatırasını daha da zenginleştirir.
Bu mübarek isimleri hatırlamak, Umre’nin bize kazandırdığı muhabbeti daha da derinleştirir. Çünkü Ehl-i Beyt sevgisi sadece isimleri anmak değil; onların imanını, ahlâkını, sabrını, ilmini ve Allah’a bağlılığını hayatımıza taşımaktır.
Sessizliğin Öğrettiği Hakikat
Bakî’de insanın gönlüne yerleşen en güçlü hakikatlerden biri faniliktir. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, “Her nefis ölümü tadacaktır” buyurur.
Dünyadaki makam, servet ve şöhretin bir gün geride kalacağı burada daha derinden hissedilir. Fakat insanın bedeni toprağa emanet edilse de iman, ilim, ahlâk ve güzel amellerle bıraktığı iz yaşamaya devam eder.
İşte Umre’nin asıl kazanımı da burada ortaya çıkar. Tavaf sona erer, sa’y tamamlanır, ziyaretler biter; fakat kulluk bilinci devam etmelidir.
İnsan kendisine şu soruyu sormalıdır:
Ben Umre’den dönerken hayatımda neyi değiştireceğim?
Daha güzel ahlâk, daha temiz bir dil, daha fazla ibadet, daha çok merhamet ve daha güçlü bir Ehl-i Beyt muhabbeti… Umre’nin gönülde bıraktığı iz, bunlarla anlaşılır.
Vefa ile Dönmek
Cennetü’l-Bakî’den ayrılırken insanın yanında götürmesi gereken yalnızca bir ziyaret hatırası değildir. Bir dua, bir muhasebe, bir vefa ve daha güzel yaşama niyeti olmalıdır.
Çünkü sevgi hatırlamakla başlar; vefa ise o sevgiyi hayata taşımakla anlam kazanır.
Kâbe’den başlayan Umre, Medine’de Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) huzurunda ve Ehl-i Beyt’in hatıraları arasında gönülde başka bir derinlik kazanır. Bakî’nin sessizliği de insana bu yolculuğun son sözünü söyler:
Umre’den dönmek, sadece Mekke ve Medine’den ayrılmak değildir; Allah’a verdiğimiz kulluk sözünü hayatımızda sürdürerek dönmektir.
Cennetü’l-Bakî bu yönüyle gerçekten vefanın sessiz durağıdır. Oradan ayrılan insanın gönlünde bir dua, dilinde bir selâm ve hayatında daha güzel yaşama kararlılığı bulunmalıdır.
Rabbim Umremizi kabul eylesin; Kâbe’de başlayan kulluk şuurunu Medine’nin muhabbetiyle gönüllerimizde daim kılsın. Ehl-i Beyt’in güzel ahlâkından, sabrından, ilim ve irfanından bizlere nasip eylesin.
UHUD: UMRE YOLCULUĞUNDA AŞKIN VE SADAKATİN DURAĞI
Umre yolculuğu, insanı yalnızca Kâbe-i Muazzama’ya değil, İslam’ın yaşanmış tarihine ve gönüllerde iz bırakmış mübarek mekânlara da götüren bir yolculuktur. Mekke-i Mükerreme’de Kâbe’nin huzurunda Allah’a yönelen gönül, Medine-i Münevvere’ye ulaştığında Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) hayatının izleriyle buluşur.
Mescid-i Nebevî, Ravza-i Mutahhara, kabr-i şerif, Cennetü’l-Bakî derken Medine ziyaretinin bir başka önemli durağı da Uhud’dur.
Uhud’a gidildiğinde insan, artık sadece bir dağa bakmaz. İslam tarihinin en hüzünlü, en ibretli ve aynı zamanda en büyük fedakârlıklarla dolu sayfalarından birinin içine girer.
Peygamber Efendimiz (s.a.a.) Uhud hakkında şöyle buyurmuştur:
“Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz.”
Bu mübarek söz, umre yolculuğunda Uhud ziyaretine bambaşka bir anlam kazandırır. Çünkü umre, bedenin yaptığı bir yolculuk olduğu kadar gönlün de Allah’a, Peygamber Efendimiz’e (s.a.a.) ve İslam’ın değerlerine yaklaşma yolculuğudur.
Uhud’da Hz. Hamza’nın (a.s.) İzinde
Uhud’un gönüllerdeki en büyük hatıralarından biri hiç şüphesiz Hz. Hamza’dır (a.s.).
Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) amcası Hz. Hamza (a.s.), imanının, cesaretinin ve sadakatinin bedelini canıyla ödemiş büyük bir şehittir. Onun Uhud’da şehit oluşu, bu dağı yalnızca bir savaş meydanı olmaktan çıkarmış; İslam uğruna verilen fedakârlığın sembollerinden biri hâline getirmiştir.
Umre için Medine’ye gelen mümin, Uhud’da Hz. Hamza’yı (a.s.) hatırlarken aslında kendi gönlüne de bakmalıdır.
Çünkü ziyaretin amacı sadece geçmişi bilmek değildir. Geçmişten bugüne bir ders taşımaktır.
Hz. Hamza’nın (a.s.) hayatı bize şunu hatırlatır: Hakikati sevmek, gerektiğinde onun uğruna fedakârlık yapmayı da göze almaktır.
Uhud’un Umre Gönlüne Söyledikleri
Umre boyunca insan birçok ibadet gerçekleştirir. Tavaf eder, sa’y yapar, dua eder, namaz kılar. Fakat bütün bunların insanın ahlâkında ve hayatında bir karşılık bulması gerekir.
Uhud işte burada umre yolculuğuna farklı bir boyut kazandırır.
Kâbe bize Allah’a yönelmeyi öğretirken, Medine Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) ahlâkını ve örnekliğini hatırlatır. Uhud ise bu inancın sadakat ve fedakârlık istediğini gösterir.
Uhud’a bakan insan kendisine şu soruları sorabilir:
İnandığım değerlere ne kadar sadığım?
Zor zamanda ne kadar sabırlıyım?
Menfaatim ile hakikat karşı karşıya geldiğinde neyi tercih ediyorum?
Sevdiğimi söylediğim Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) ahlâkından hayatıma ne kadar taşıyabiliyorum?
İşte bu sorular, Uhud ziyaretini sıradan bir tarih gezisinden çıkarıp umrenin gönül muhasebesine dönüştürür.
Umrenin Gönülde Bıraktığı İz
Uhud’dan ayrılırken insanın gönlünde sadece Hz. Hamza’nın (a.s.) şehadeti ve Uhud şehitlerinin hatırası kalmamalıdır. Onların temsil ettiği iman, sadakat ve fedakârlık da gönle taşınmalıdır.
Çünkü umre, insanın hayatında iz bırakmak için yapılır.
Kâbe’nin huzurunda edilen dua, Ravza’da yaşanan muhabbet, kabr-i şerifin önünde verilen selam ve Uhud’da hatırlanan şehitler; bütün bunlar insanı aynı hakikate götürür:
Allah’a yönelen bir gönül, Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) sevgisiyle güzelleşmeli; o sevgi de sadakat, güzel ahlâk ve fedakârlık olarak hayata yansımalıdır.
Uhud’un sessizliği bugün hâlâ çok şey anlatır.
Ve umre yolculuğunun bu mübarek durağında insan, belki de en çok şu duayı eder:
“Ya Rabbi! Bize imanımızı sevdir, sevgimizi sadakate dönüştür ve bizi uğrunda yaşadığımız hakikate sadık kullarından eyle.”
MESCİD-İ KUBÂ: İLK ADIMIN BEREKETİ
Medine-i Münevvere’de bazı mekânlar vardır ki insan oraya yalnızca bir ziyaretçi olarak gitmez. O mekânın taşıdığı hatırayı, manayı ve mesajı da gönlüne almaya çalışır. Mescid-i Kubâ işte böyle mübarek bir mekândır.
Peygamber Efendimiz (s.a.a.), Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde Medine’ye ulaşmadan önce Kubâ’da konaklamış ve burada bir mescit inşa edilmiştir. Böylece Kubâ, İslam tarihinin ilk mescidinin yükseldiği yer olarak müminlerin hafızasında müstesna bir yer edinmiştir.
Takva Üzerine Kurulan Mescit
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “İlk günden takva üzerine kurulan mescit, içinde namaz kılmana daha layıktır.” (Tevbe, 108)
Bu ayet, mescitlerin yalnızca taş ve duvarlardan ibaret olmadığını hatırlatır. Bir yapının asıl değerini, hangi niyetle ve hangi temel üzerine kurulduğu belirler.
Kubâ’nın bize verdiği ilk ders budur: İşin başlangıcındaki niyet, sonundaki bereketi belirler.
Bir Namaz, Bir Umre Sevabı
Mescid-i Kubâ’nın faziletini daha da özel kılan bir hadis-i şerif vardır. Sehl bin Huneyf’ten rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.a.) şöyle buyurmuştur:
“Kim evinde güzelce temizlenir, sonra Kubâ Mescidi’ne gelir ve orada namaz kılarsa, onun için bir umre sevabı vardır.”
Bu hadis, İbn Mâce (İkāmetü’s-Salât, 1412) ve Nesâî (Mesâcid, 699) tarafından rivayet edilmiştir. Hadis, farklı rivayet yollarıyla sahih kabul edilmiştir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) bu müjdeyi yalnızca söylemekle kalmayıp Kubâ’yı bizzat ziyaret etmesi de dikkat çekicidir. Abdullah bin Ömer (r.a.), Resûlullah’ın (s.a.a.) Kubâ’ya yaya veya binekli olarak geldiğini ve orada iki rekât namaz kıldığını nakletmektedir. Bu rivayet Sahih Müslim’de yer almaktadır.
Yine Abdullah bin Ömer’in rivayetine göre Peygamber Efendimiz (s.a.a.) Kubâ’yı özellikle cumartesi günleri ziyaret ederdi. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah da bu sünneti devam ettirmiştir.
Burada önemli olan, iki rekâtın sayısından ziyade Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) Kubâ’ya verdiği değeri ve bu mekânda namaz kılmayı ümmetine göstermiş olmasıdır.
İlk Adımın Mesajı
Mescid-i Kubâ, aynı zamanda hicretin ve yeni bir toplumun kuruluşunun ilk işaretlerinden biridir. Peygamber Efendimiz (s.a.a.), Medine’de yeni bir hayatın temellerini atarken insanları yalnızca bir çatı altında toplamamış; onları iman, kardeşlik, adalet ve dayanışma etrafında buluşturmuştur.
Bu yüzden Kubâ’ya bakarken kendi hayatımızı da sorgulamak gerekir:
Biz hayatımızı neyin üzerine kuruyoruz?
Evlerimizi, işlerimizi, dostluklarımızı ve gelecek tasavvurumuzu hangi temel üzerine inşa ediyoruz?
Çünkü sağlam bir hayat, sağlam bir temel ister.
Kubâ’dan Gönlümüze Kalan
Mescid-i Kubâ’dan ayrılırken insanın yanında yalnızca bir ziyaret hatırası kalmamalıdır. Oradan gönlüne bir ölçü taşımalıdır: Allah için atılan ilk adım, insanın hayatındaki en önemli adımdır.
Kâbe bize yönümüzü, Ravza gönlümüzü, Uhud vefamızı, Bakî faniliğimizi hatırlatırken Kubâ bize başlangıçları hatırlatır.
Çünkü hayat, çoğu zaman büyük sonuçlarla değil, küçük fakat doğru bir ilk adımla değişir.
Mescid-i Kubâ’nın sessizce söylediği hakikat belki de şudur:
Niyetini Allah için düzelt, attığın ilk adımı O’nun rızasına yönelt; gerisini Allah’ın bereketine bırak.
MESCİD-İ KIBLETEYN: YÖNÜMÜZÜ ALLAH BELİRLER
Medine-i Münevvere’de bazı mekânlar vardır ki insan orayı ziyaret ettiğinde yalnızca bir tarihî hadiseyi hatırlamaz; o hadisenin kendi hayatına söylediği mesajı da düşünür. Mescid-i Kıbleteyn böyle müstesna mekânlardan biridir.
Bugün “iki kıbleli mescit” olarak bildiğimiz bu mekânın ilk adı Benî Selime Mescidi idi. Kıblenin değişmesi hadisesi burada yaşandığı için zamanla Mescid-i Kıbleteyn adıyla anılmaya başlanmıştır.
Kıblenin değişmesi
Rivayetlere göre Peygamber Efendimiz (s.a.a.), Benî Selime yurdunda bulunan Bişr b. Berâ b. Ma‘rûr’un annesi Ümmü Bişr’i ziyarete gitmişti. Ümmü Bişr yemek hazırladı. Öğle vakti gelince Peygamber Efendimiz (s.a.a.) ve beraberindeki sahabeler oradaki mescitte namaza durdular.
Namaz devam ederken kıblenin Mescid-i Aksâ’dan Kâbe-i Muazzama’ya çevrilmesini bildiren ilahî emir geldi. Cenab-ı Hak, Bakara Suresi’nin 144. ayetinde şöyle buyurdu:
“Biz senin yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Seni, razı olacağın bir kıbleye mutlaka çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun, yüzlerinizi o tarafa çevirin. (Bakara, 144)
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.a.) ve cemaat, namazın içinde yönlerini Kâbe’ye çevirdiler.
Böylece bu mekân, kıblenin değişiminin yalnızca haberinin alındığı değil, bizzat yaşandığı yer olarak İslam tarihindeki müstesna yerini aldı.
Kıblenin değiştiği namazın öğle veya ikindi olduğuna dair farklı rivayetler bulunmaktadır. Ancak TDV İslâm Ansiklopedisi, Ümmü Bişr’in ziyaret edildiği sırada Benî Selime Mescidi’nde öğle namazı kılınırken kıblenin değiştiğini bildiren rivayeti daha sağlam kabul etmektedir.
Yön değişti, tevhit değişmedi
Kıblenin değiştirilmesi bazı insanların itirazlarına da sebep olmuştu. Kur’an-ı Kerim bu itirazları şöyle aktarır:
“İnsanlardan birtakım beyinsizler, ‘Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?’ diyecekler. De ki: Doğu da Batı da Allah’ındır. O, dilediğini dosdoğru yola iletir.” (Bakara, 142)
Burada çok önemli bir hakikat vardır:
Kıble değişmiştir ama tevhit değişmemiştir. Yön değişmiştir ama Allah’a kulluk değişmemiştir.
Mümin için asıl olan, alıştığı yönde ısrar etmek değil; Allah’ın emri geldiğinde yönünü değiştirebilmektir.
Çünkü kıymetli olan yalnızca yön değil, o yönü belirleyen ilahî iradeye teslimiyettir.
Asıl yöneliş gönüldedir
Kıbleteyn’i ziyaret ederken insanın sadece geçmişte yaşanan hadiseyi hatırlaması yeterli değildir. Kıbleye yönelen beden kadar, Allah’a yönelen bir gönül de gerekir.
Namazda yüzümüz Kâbe’ye dönmüş olabilir. Fakat gönlümüz dünyaya, makam ve menfaate, nefsin arzularına dönmüşse, üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele var demektir.
İşte Kıbleteyn’in bize verdiği ders burada derinleşir. Yönümüzü Allah belirlediğinde, bizim görevimiz o yöne teslim olmaktır.
Kıbleteyn’den gönlümüze
Belki de bu mübarek mekânı ziyaret etmenin en güzel taraflarından biri, insanın kendi hayatına dönüp bakmasıdır. Çünkü kıblenin değiştiği bir yerde bulunuyoruz.
Öyleyse insan, kendisine şu soruyu sorabilir: Benim hayatımda da değiştirmem gereken bir yön var mı?
Belki bir alışkanlığımızı, belki bir davranışımızı, belki de gönlümüzde gereğinden fazla yer verdiğimiz bir şeyi Allah’ın rızasına uygun hâle getirmemiz gerekiyordur.
Kıble değişmişken, insanın kendi yönünü de bir kez olsun gözden geçirmesi ne güzel bir nüktedir.
Kâbe’ye yönelmek yalnızca bedenin yönünü değiştirmek değildir. Asıl olan, gönlü ve hayatı Allah’ın razı olduğu istikamete çevirebilmektir.
Mescid-i Kubâ bize ilk adımı, Kıbleteyn ise istikameti hatırlatır. Medine’de bu iki mübarek mekânı ziyaret eden insan, yalnızca geçmişi hatırlamakla kalmamalı; o geçmişin kendi hayatına söylediği hakikati de yanında götürmelidir.
Çünkü bazen insanın hayatındaki en büyük değişim, yönünü Allah’ın rızasına çevirmeye niyet ettiği anda başlar.
Rabbim bizlere doğru istikameti bulmayı, gerektiğinde yönümüzü düzeltmeyi ve hayatımızı kendi rızasına uygun hâle getirmeyi nasip etsin. Amin.
CUMA MESCİDİ: MÜSLÜMANLARIN PARAYLA İMTİHANI
Medine-i Münevvere’de bazı mekânlar vardır ki insan orada yalnızca tarihin izlerini görmez; kendi hayatını da sorgular. Cuma Mescidi de böylesi müstesna mekânlardan biridir.
Cuma Mescidi, Rânûnâ Vadisi’nde, Benî Sâlim yurdunda, Hz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) hicret sırasında ilk Cuma namazını kıldırdığı yerde bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.a.), Kubâ’dan Medine’ye doğru hareket ederken Cuma vakti girince burada durmuş, hutbesini irat etmiş ve Cuma namazını kıldırmıştır.
Bu sebeple Cuma Mescidi’ni ziyaret eden bir mümin, burada yalnızca ilk Cuma namazının hatırasını değil, Cuma ibadetinin bize kazandırmak istediği şuuru da düşünmelidir.
Bir ticaret kervanı ve büyük imtihan
Cuma sûresinin son âyetleri, yaşanmış bir olay üzerinden çok önemli bir hakikati önümüze koymaktadır.
Bir gün Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a.) Cuma hutbesi irat ederken Medine’ye Şam tarafından bir ticaret kervanının geldiği duyulur. O sırada Medine’de ciddi bir kıtlık vardır. İnsanlar yiyecek maddelerine ihtiyaç duymaktadır. Kervanın gelişi, o günün âdetine göre davul ve çeşitli seslerle ilân edilir.
Hutbeyi dinleyen cemaatten birçok kişi, kervana yetişip alışveriş yapma ve mal alma fırsatını kaçırma endişesiyle mescidi terk eder. Bir tarafta Allah Resûlü’nün (s.a.a.) hutbesi, diğer tarafta insanların ihtiyaçlarını karşılamak için beklediği ticaret kervanı vardır.
Düşünelim: Hz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) davası uğruna nice sıkıntılara göğüs geren, “Anam babam sana feda olsun”, “Canım sana feda olsun” diyerek bağlılıklarını ifade eden sahabeler, o anda bir ticaret kervanı karşısında imtihan ediliyordu.
Rivayetlerde mescitte Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a.) ile birlikte on iki kişinin kaldığı nakledilir. Bu olay, Cuma sûresinin 11. âyetinin nüzulüne vesile olmuştur. Olay, hadis ve tefsir kaynaklarında Buhârî ve Tirmizî başta olmak üzere çeşitli kaynaklarda aktarılmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken ince bir nokta vardır
İnsanları mescitten çıkaran asıl sebep eğlence değildi. Ticaret ve mal alma fırsatını kaçırma korkusuydu. Kervanın gelişi, o günün geleneğine göre şenlikli bir şekilde duyurulduğu için âyette hem “ticaret” hem “eğlence” zikredilmiştir.
İşte şimdi Cuma sûresinin 9, 10 ve 11. âyetlerini birlikte okuyunca mesaj çok daha açık hâle geliyor:
Alışveriş mi, Allah’ın rızası mı?
“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.”
(Cuma, 62/9)
“Namaz kılındı mı artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lutfundan nasip arayın. Allah’ı daima çok anın ki kurtuluşa eresiniz.”
(Cuma, 62/10)
“Ama onlar bir ticaret veya eğlence görünce ona yönelip seni ayakta bırakıverdiler. De ki: Allah’ın nezdinde olan, eğlenceden de ticaretten de üstündür. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
(Cuma, 62/11)
Üç âyet birlikte okunduğunda Kur’an’ın ortaya koyduğu denge son derece açıktır.
İslâm, ticareti yasaklamıyor. Müslümana çalışmayı, üretmeyi ve helal rızık kazanmayı bırakmasını söylemiyor. Tam tersine, namaz tamamlandıktan sonra yeryüzüne dağılmasını ve Allah’ın lütfundan nasip aramasını emrediyor.
Demek ki mesele ticaret yapmak değildir.
Mesele, ticareti Allah’ın rızasının önüne geçirmemektir.
Müslümanların parayla imtihanı
İşte Cuma sûresinin bize asıl düşündürdüğü mesele budur.
O gün insanların karşısına bir ticaret kervanı çıkmıştı. Bugün ise insanın karşısına her gün sayısız kazanç fırsatı çıkıyor.
O günkü imtihan, kervana yetişip mal alma fırsatını kaçırmamaktı.
Bugünkü imtihan ise bazen daha fazla kazanmak uğruna neyi kaybettiğimizi fark edememektir.
Para kazanmak kötü değildir. Ticaret yapmak kötü değildir. Üretmek, çalışmak ve helal kazanç peşinde olmak da kötü değildir.
Asıl mesele, para kazanırken Allah’ın rızasını kaybetmemektir.
İnsan para kazanabilir; fakat para insanın kalbine sahip olmamalıdır. İnsan dünyaya sahip olabilir; fakat dünya insanın gönlüne sahip olmamalıdır.
Para elimizde, gönlümüzde değil
Cuma sûresinin verdiği ölçü çok açıktır:
Cuma çağrısı geldiğinde alışverişi bırak. Allah’ın zikrine koş. Namazını kıl. Sonra yeryüzüne dağıl, rızkını ara. Fakat rızkı ararken Rızık Veren’i unutma.
İşte İslâm’ın dünya ile kurduğu denge budur.
Cuma Mescidi’nden ayrılırken insanın kendi nefsine sorması gereken soru şudur:
Ben rızkı mı arıyorum, yoksa rızkın peşinde Allah’ın rızasını mı kaybediyorum?
Cuma sûresinin 9. âyeti bize gerektiğinde alışverişi bırakmayı, 10. âyeti yeniden çalışıp rızık aramayı, 11. âyeti ise bütün bunların üzerinde Allah’ın nezdinde olanın ticaretten daha hayırlı olduğunu öğretiyor.
Öyleyse mesele para kazanmak değildir.
Mesele, para kazanırken Allah’ın rızasını kaybetmemektir.
Cuma Mescidi’nin sessizce hatırlattığı hakikat de budur:
Para elimizde olsun, gönlümüzde değil.
Çünkü rızkı veren ticaret değildir.
Allah’tır.
UMRE: BİR İBADETTEN DAHA FAZLASI
Umre, yalnızca Kâbe’yi ziyaret edip tavaf yapmak, sa’y etmek ve birkaç ibadeti yerine getirmekten ibaret değildir. Umre, insanın Allah’a yönelişini yenilediği, gönlünü muhasebe ettiği ve hayatına yeni bir istikamet vermesi gereken müstesna bir ibadettir.
Mukaddes beldelere adım atan insan, aslında Hz. Âdem’den (a.s.) bugüne kadar uzanan büyük bir tarihî ve manevi mirasın içine girer. Kâbe, Hz. Âdem’den (a.s.) itibaren tevhidin sembolü; Hz. İbrahim (a.s.) ve Hz. İsmail’in (a.s.) teslimiyetinin şahidi; Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) hayatının da en önemli mekânlarından biridir. Bu sebeple umre, insanın sadece bulunduğu mekânı değil, taşıdığı sorumluluğu da değiştirmelidir.
Mekke’den Medine’ye Uzanan Manevî Buluşma
Mekke-i Mükerreme’de Kâbe-i Muazzama’nın huzurunda insan, tevhidin ve teslimiyetin anlamını yeniden düşünür. Ardından umre için mukaddes beldelere gelenlerin büyük bir bölümü Medine-i Münevvere’yi de ziyaret eder. Medine, umrenin farzlarından biri değildir; fakat bu ziyaret, Mekke’de başlayan manevi iklimi Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) hayatıyla buluşturan çok kıymetli bir gönül durağıdır.
Çünkü Hazreti Muhammed’in (s.a.a.) 63 yıllık kutlu hayatının önemli bir bölümü Mekke ve Medine’de geçmiştir. Mekke’de doğmuş, vahiy burada başlamış, tevhid mücadelesi burada yükselmiş; Medine’de ise hicretin ardından İslam toplumunu inşa etmiş, kardeşliği, adaleti, merhameti ve güzel ahlâkı yaşatmıştır.
Bu sebeple Mescid-i Nebevî, Ravza-i Mutahhara, kabr-i şerif, Cennetü’l-Bakî ve Uhud ziyaretleri, umre için gelen müminin gönlünde ayrı bir anlam taşır. Ravza’da muhabbeti, kabr-i şerifin huzurunda vefayı, Bakî’de Ehl-i Beyt sevgisini, Uhud’da sadakat ve fedakârlığı düşünür.
Umreden sonra ne değişmeli?
Asıl mesele ise mukaddes beldelerden ayrıldıktan sonra başlar. Çünkü umrenin gerçek meyvesi, insanın hayatında görülmelidir.
Umreden dönen insan ailesine karşı daha sabırlı, komşularına karşı daha duyarlı, yoksula ve ihtiyaç sahibine karşı daha merhametli olmalıdır. Dilini gıybetten, kötü sözden ve gönül kırmaktan korumalıdır. Ticaretinde dürüst olmalı; kul hakkından sakınmalı, borcunu ödemeli, emanete riayet etmeli ve verdiği sözün arkasında durmalıdır.
Namazını, duasını ve Kur’an’la bağını sadece mukaddes beldelerde bırakmamalıdır. Çünkü Kâbe’nin karşısında dökülen gözyaşının, memlekete döndüğünde merhamete; yapılan duanın güzel amele, Peygamber Efendimiz’e (s.a.a.) duyulan muhabbetin güzel ahlâka dönüşmesi gerekir.
Umrenin en güzel sonucu, insanın “Ben umre yaptım” demesi değil; ailesinin onun sabrını, komşusunun merhametini, dostunun vefasını, iş ortağının dürüstlüğünü görmesidir.
Umre tamamlanır; fakat umrenin gönülde başlattığı güzellik hayat boyunca devam etmelidir. Çünkü mukaddes beldelerden dönen insanın asıl imtihanı, orada gördüklerini, hissettiklerini ve öğrendiklerini kendi hayatına taşıyabilmektir.
İşte o zaman umre, yalnızca gidilip dönülen bir ibadet olmaktan çıkar; insanın hayatına yön veren kalıcı bir muhasebeye dönüşür.
Değerli dostlarım yakın zaman önce gönül dostlarımızla birlikte gittiğimiz umre ziyaret ve ibadetinin gönül dağarcığımızda bıraktığı izleri sizlerle paylaşmaya çalıştık. İlgili kimseler için de güzel bir arşiv oluştu. Umarım istifade edersiniz.
Hatırlatmak ve gayret bizden, tercih sizden, hidayet Allah’tandır. Vesselam…
UĞUR KEPEKÇİ / 29.09.2026
Uğur Kepekçi




