Bu ifade aslında son yıllarda sıkça tartışılan “yeni dünya düzeninde Türkiye’nin konumu” meselesine farklı bir yaklaşım sunuyor. Çünkü dünya artık tek merkezli bir yapıdan uzaklaşıyor. ABD’nin küresel hâkimiyetinin sorgulandığı, Çin ve Rusya gibi aktörlerin güç kazandığı yeni bir dönem yaşanıyor.
Böyle bir süreçte Türkiye’nin sadece dış politikada değil, ekonomi ve yönetim anlayışında da kendi kimliğini ortaya koyması gerektiği yönündeki görüşler güç kazanıyor. Hüseyin Baş’ın “başkalarının projelerine eklemlenmek” ifadesi de tam olarak bu bağımlılık ilişkilerine dikkat çekiyor.
Uzun yıllardır uygulanan ekonomik modellerin toplumda oluşturduğu sonuçlar ortada. Üretim gerilerken tüketim arttı, gelir dağılımı bozuldu ve geniş toplum kesimleri geçim sıkıntısıyla karşı karşıya kaldı. Bu nedenle artık yeni bir anlayışın gerekliliği daha fazla konuşuluyor.
Hüseyin Baş’ın savunduğu Milli Ekonomi Modeli de bu çerçevede değerlendiriliyor. Devletin stratejik alanlarda güçlü olduğu, üretimin desteklendiği, milli kaynakların doğrudan millet yararına kullanıldığı bir sistemin Türkiye’nin önünü açabileceği ifade ediliyor.
Özellikle küresel sistemde yaşanan kırılmalar düşünüldüğünde ülkelerin kendi milli politikalarını güçlendirme arayışına yöneldiği görülüyor. Enerji, gıda, savunma ve ekonomi alanlarında kendi ayakları üzerinde duran ülkeler yeni dönemde daha güçlü konuma geliyor.
Bu noktada Türkiye’nin sahip olduğu jeopolitik konumun da önemi her geçen gün daha fazla hissediliyor. Doğu ile Batı arasında stratejik bir köprü olan Türkiye’nin yalnızca askeri veya siyasi değil, ekonomik ve kültürel anlamda da bağımsız bir vizyon ortaya koyması gerektiği değerlendiriliyor. Çünkü küresel güç mücadelelerinin yoğunlaştığı bir dönemde güçlü devlet olmanın yolu sadece savunmadan değil, ekonomik ve toplumsal dayanıklılıktan geçiyor.
Hüseyin Baş’ın dikkat çektiği “medeniyet perspektifi” vurgusu da bu açıdan önem taşıyor. Türkiye’nin tarihsel birikimi, devlet tecrübesi ve millet anlayışı düşünüldüğünde, yalnızca Batı’nın ekonomik kalıplarını uygulayan bir ülke değil; kendi modelini ortaya koyabilen bir merkez ülke olması gerektiği ifade ediliyor. Özellikle genç nüfusun umudunu yeniden güçlendirecek, üretimi ve adaleti merkeze alacak politikaların önümüzdeki süreçte daha fazla tartışılması bekleniyor.
Son yıllarda yaşanan küresel krizler de göstermiştir ki kendi tarımını, enerjisini, sanayisini ve teknolojisini güçlü tutamayan ülkeler dış müdahalelere daha açık hale geliyor. Bu nedenle artık mesele yalnızca ekonomik büyüme değil; aynı zamanda milli güvenlik, toplumsal huzur ve tam bağımsızlık meselesi olarak değerlendiriliyor.
Hüseyin Baş’ın paylaşımının sonunda yaptığı “ülkemizin geleceğini emperyal baskılar değil, milletimizin bu gerçekleri görüp buna göre tavır alması belirleyecektir” değerlendirmesi ise sürecin merkezine milleti koyuyor.
Önümüzdeki dönemde Türkiye’de yalnızca siyasi değil, aynı zamanda sistem ve vizyon tartışmalarının da daha yoğun yaşanacağı anlaşılıyor. Ancak görünen o ki yeni dünya düzeninin şekillendiği böylesine kritik bir dönemde Türkiye’nin nasıl bir rota çizeceği, yalnızca bugünü değil gelecek nesillerin yaşayacağı ülkenin de kaderini belirleyecek. Bu nedenle artık mesele günlük siyasi tartışmaların ötesine geçmiş; doğrudan Türkiye’nin geleceğini, bağımsızlığını ve milli kimliğini koruma meselesi haline gelmiştir.
Uğur Kepekçi




