Bir önceki makalemizde Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Sayın Hüseyin Baş’ın, Merkez Bankası’nın enflasyon hedefini yılın henüz ilk aylarında yukarı çekmesine gösterdiği tepki hakkında bir analiz yapmaya çalışmıştık. Bugün de Sayın Baş’ın satır aralarında dikkat çektiği önemli mesajları öne çıkararak değerli okurlarımızın dikkatlerine sunmaya devam etmek istedik.
BTP Lideri Sayın Baş’ın dikkat çektiği önemli bir konu da sadece rakamsal verilerdeki tutarsızlık değil açıklanan enflasyon verilerinin de gerçeği yansıtmadığıdır.
Şimdi de can alıcı bir soruyla devam edelim:
Açıklanan enflasyon, yaşanan enflasyon mu?
Bugün Türkiye’de ekonomi tartışmalarının merkezinde artık yalnızca rakamlar yok. Çünkü vatandaşın gündemindeki gerçek enflasyon, açıklanan tablolarla değil; market raflarında, kira fiyatlarında ve günlük yaşamın içinde hissediliyor. Bu nedenle Hüseyin Baş’ın yaptığı açıklama sadece teknik bir ekonomi eleştirisi değil, toplumun geniş kesimlerinde oluşan ortak bir rahatsızlığın dile getirilmesi olarak da okunmalıdır.
Özellikle son yıllarda ekonomik veriler açıklandığında toplumun önemli bir kısmı şu soruyu sormaya başladı: “Eğer enflasyon düşüyorsa neden bizim hayatımız kolaylaşmıyor?” İşte tam da güven krizinin başladığı yer burasıdır. Çünkü vatandaş kendi yaşadığı hayat ile açıklanan ekonomik tablo arasında büyük bir fark gördüğünde, rakamlara değil doğrudan kendi hayat tecrübesine inanmaya başlar.
Bugün emekli maaşı alan bir vatandaşın, asgari ücretle geçinmeye çalışan bir ailenin ya da küçük esnafın hissettiği ekonomik baskı; çoğu zaman açıklanan oranların çok ötesinde yaşanmaktadır. Gıda fiyatlarından kiralara, eğitim giderlerinden enerji maliyetlerine kadar hayatın her alanında hissedilen bu yük, toplumda “geçim sıkıntısını” artık bireysel değil kitlesel bir sorun hâline getirmiştir.
Bu yüzden enflasyon hedeflerinin sürekli yenilenmesi sadece ekonomik bir başarısızlık olarak görülmüyor. Aynı zamanda vatandaşın devlete duyduğu ekonomik güveni de zedeliyor. Çünkü insanlar artık şunu düşünüyor: “Madem gerçek tablo buydu, neden maaşlarımız düşük hedeflere göre belirlendi?” Bu soru, ekonomik tartışmanın ötesinde sosyal adalet tartışmasını da beraberinde getiriyor.
Tam da bu noktada Hüseyin Baş’ın “sistematik fakirleştirme” vurgusu dikkat çekiyor. Çünkü burada anlatılan şey yalnızca yüksek enflasyon değil; ücretlinin sürekli geriden geldiği, alım gücünün her geçen gün biraz daha eridiği ve toplumun geniş kesimlerinin refahtan uzaklaştığı bir ekonomik düzendir.
Üstelik ekonomik verilerle toplumun yaşadığı gerçeklik arasındaki fark büyüdükçe yalnızca bugünün değil, geleceğin de kaybedildiği bir süreç oluşuyor. Çünkü geçim kaygısının derinleştiği bir toplumda insanlar üretime, yatırıma ve geleceğe odaklanamaz hâle geliyor. Gençler umut yerine yurt dışını düşünmeye, aileler gelecek planı yerine ay sonunu hesaplamaya başlıyor. Ekonomide güven kaybı sadece piyasaları değil, toplumun psikolojisini de etkiliyor. İşte bu nedenle ekonomi meselesi yalnızca rakamların değil; doğrudan milletin huzurunun, geleceğinin ve sosyal yapısının meselesidir.
Görünen o ki artık insanlar açıklanan rakamları değil, doğrudan yaşadıkları hayatı referans alarak karar veriyor. Çünkü ekonomi bazen tabloların söylediğinden çok, vatandaşın eve götürebildiği ekmekte gizlidir.
(Devam edecek…)
Uğur Kepekçi




