İmam Hasan (a.s.) Efendimizin şu hikmetli nasihatiyle makalemize başlayalım:
“İnsanın helâki şu üç şeyledir: Kibir, hırs ve kıskançlık. Kibir dinin mahvolmasına sebep olur; iblis onun yüzünden lanetlendi. Hırs, nefsin düşmanıdır; onun sebebiyle Âdem cennetten çıkarıldı. Kıskançlık ise kötülüğün habercisidir; Hâbil’in Kâbil tarafından öldürülmesine o sebep oldu.” (İmam Hasan, s.102, Prof. Dr. Haydar Baş)
Bu üç kelime, aslında insanlık tarihinin de kısa bir özetidir. Kibirle bozulan imanlar, hırsla kaybedilen cennetler, kıskançlıkla dökülen masum kanlar… Dün yaşananlar bugün de farklı suretlerle karşımıza çıkmaktadır.
İnsanın Allah’a kulluk yolunda istikametini koruyabilmesi; emir ve yasaklara riayet edebilmesi, en çok da içindeki en büyük düşmanla, yani nefsiyle mücadelesindeki başarısına bağlıdır. Bu mücadele geçici bir heves değil; son nefese kadar sürecek uzun ve çetin bir yolculuktur.
Bu hakikati asırlar öncesinden bizlere haber veren Alemlere Rahmet Hazreti Muhammed Efendimiz (s.a.v.), çetin ve kanlı bir savaştan dönerken şehrin girişinde ümmetine şu tarihi mesajı vermiştir:
“Ey ashabım, küçük savaştan büyük savaşa dönüyoruz.”
Ashab-ı kiram hayretle sorar:
– “Ya Resulallah, bundan daha çetin bir savaş mı var?”
Efendimiz (s.a.v.) şu ibretlik cevapla meseleyi özetler:
“Evet, bundan daha çetin olan; nefsinizle yapacağınız cihattır.”
İşte bu büyük cihadı kazanabilmenin yolu, nefsin kötü emellerini ve kurduğu tuzakları iyi tanımaktan geçer. Çünkü insanın nefis dünyası derin ve karmaşık bir muammadır. İnsanoğlu hem iyi hem de kötü bütün huyları tohum hâlinde içinde taşır. Bu tohumlar, karakterlerine uygun bir ortam bulduklarında filizlenir ve zamanla meyve vermeye başlar.
Kimi tohum kuraklığı, kimi suyu, kimi sıcağı, kimi soğuğu sever. Uygun iklimi bulduğu anda çatlar ve içindeki potansiyeli açığa çıkarır. Ortaya çıkan meyve ise ya tatlıdır ya da acı…
Bu tohumları “isyan” ve “itaat” başlıkları altında değerlendirdiğimizde tablo daha da berraklaşır. Kötü ahlâkın işaretlerini taşıyan tohumlar, isyana kapı aralayan davranışları doğurur. Güzel ahlâkın emarelerini taşıyan tohumlar ise itaate, edebe ve kulluk şuuruna dönüşür. İnsanın sergilediği güzel ya da çirkin davranışlar, aslında iç dünyasındaki bu tohumların meyveye dönüşmüş hâlinden başka bir şey değildir.
Bu noktada insana düşen vazife açıktır: Güzel ahlâk tohumlarını yeşertecek ortamlar oluşturmak, onları beslemek ve korumak. Aksi takdirde kötü ahlâk tohumları kendiliğinden bir zemin bulur; kök salar ve isyanla, kötülükle ilgili davranışlar üretmeye başlar.
Bazı kötü huylar vardır ki, insanın yalnızca ferdî hayatını değil, toplumsal düzeni de ifsada sürükler. Bunlardan sakınılmadığı takdirde ortaya çıkacak tehlikeler zamanla içinden çıkılmaz bir hâl alır ve toplumsal felaketlere zemin hazırlar. Bugün yaşadığımız birçok ahlâkî ve sosyal krizin arka planında da ihmal edilen bu nefis muhasebesi yatmaktadır.
Uğur Kepekçi




