UMRE VE TAVAF İBADETİYE ALAKALI BİLGİLER / ANALİZ

UMRE VE TAVAF İBADETİYE ALAKALI BİLGİLER

Rabbime sonsuz şükürler olsun ki, ömre bedel bir umre ibadetini daha eda etmeyi nasip etti. Kutsal topraklarda geçirilen yirmi günün ardından, bedenimizle birlikte gönlümüzde biriktirdiklerimizle memleketimize döndük. Şimdi sıra, her ciddi işin sonunda yapılması gereken o kaçınılmaz muhasebede.

Zira insan, yaptığı her işin ardından bir durup düşünmeli; ortaya konan emeğin, çekilen zahmetin kendisine ne kazandırdığını ya da neleri eksik bıraktığını samimiyetle sorgulamalıdır. Umre de böyledir. Sadece gidilip gelinen bir yolculuk değil, insanın kendisiyle yüzleştiği, niyetini, sabrını ve ahlakını tarttığı bir imtihandır.

Şunu baştan ifade edelim ki umre ibadeti, zahmetiyle kıymet kazanan, başlı başına zor ve faziletli bir ibadettir. Bu zorluğun ibadetin özünden kaynaklanan kısmını ortadan kaldırmak zaten mümkün değildir. Çünkü hiçbir ibadette “Ya Rabbi, bunu bana zahmetsiz kıl” diye bir niyet yoktur. Aksine zahmet, samimiyetin ve teslimiyetin bir parçasıdır.

Ancak ibadetin dışında yaşanan ve insanı yoran bazı sıkıntılar vardır ki, bunlar ne kaderdir ne de kaçınılmazdır. Bunlar çoğu zaman bireysel eksikliklerden, İslam ahlakının gerektirdiği hassasiyetlerin yeterince içselleştirilmemesinden kaynaklanmaktadır. İşte değişmesi, düzelmesi gereken alan tam da burasıdır.

Kutsal topraklara hac ve umre için gidecek olanların, yolculuk öncesinde mutlaka temel bazı eğitimlerden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum. Kalabalık ortamlarda nasıl hareket edileceği, temizlik ve düzenin ibadetin bir parçası olduğu, en önemlisi de “kul hakkı” meselesinin ne anlama geldiği açıkça anlatılmalıdır. Bilgisizlikten, aceleden ya da bencillikten başkasının hakkına girmenin de bir vebal olduğu sürekli hatırlatılmalıdır.

Oysa insanlar biraz daha güzel ahlak sahibi olabilseler, yaşanan pek çok küçük sorun kendiliğinden ortadan kalkacaktır. İbadetin ruhu daha derinden hissedilecek, etkisi sadece o anla sınırlı kalmayıp hayata taşınacaktır.

“Önce ben” demek yerine “önce sen” diyebilsek; araçlara inişlerde, binişlerde, kapılardan giriş ve çıkışlarda biraz daha başkasını gözetebilsek hem düzen sağlanacak hem de izdiham riski büyük ölçüde azalacaktır. Bu, büyük fedakârlıklar değil; sadece biraz dikkat, biraz sabır ve biraz da empati meselesidir.

Neticede bunların tamamı fiziki ve davranışsal eksikliklerdir ve telafisi mümkündür. Yapılması gereken şey, ibadetin sadece şekline değil, ruhuna da daha fazla emek vermektir. Asıl muhasebe de zaten tam burada başlamaktadır.

UMRE’NİN MANEVİ BOYUTU

Bu başlık altında da Umre’nin  manevi boyutunu ortaya koymaya çalışacağız. Nasibimiz ve nasibinizle alakalı gönlümüze düşen bilgileri paylaşacağız inşallah.

Değerli dostlar!

Yüce Allah Kuran’da Hac ibadetinin kendinin hakkı olduğunu beyan etmesinin kıymetini kutsal topraklarda bulunarak en azından bir umre yapmakla dahi öğrenmek mümkün olmaktadır.

“Orada apaçık deliller, İbrâhim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.” (Al-i İmran / 97)

Tefsirde bu konuda şu hatırlatmalar yapılmıştır:

“Bir yere gitmeyi veya bir işi yapmayı kastetmek” anlamına gelen hac kelimesi dinî bir terim olarak “belirli bir zamanda Arafat’ta bulunmak (vakfe) ve Kâbe’yi tavaf etmek (usulüne uygun olarak çevresinde dönmek) suretiyle yerine getirilen ibadeti ifade eder. Bu âyet haccın Müslümanlara farz olduğunun delilidir. “Yoluna gücü yetenler, hacca gitme imkânına sahip olanlar” demektir. Bu imkân ise “sağlığın elverişli olması, gidip gelmek için yetecek kadar para ve yol güvenliğinin bulunması” anlamına gelir. Hz. Peygamber de bu imkâna sahip olan kimseye ömründe bir defa Kâbe’yi ziyaret etmenin farz olduğunu bildirmiştir. (bk. Müslim, “Hac”, 412). (Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 637-639)

Umre vesilesiyle kutsal topraklarda bulunmak, insanın sadece bedenini değil, kalbini ve niyetlerini de muhasebeye çekmesine imkân sunmaktadır. Kalabalıklar içinde kaybolmadan, tavafın ritminde ve secdenin sessizliğinde insan kendi iç âlemine doğru derin bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta, bugüne kadar ihmal edilen kulluk sorumlulukları, ertelenen tövbeler ve farkına bile varılmadan biriken gafletler bir bir hatıra gelir. İşte umre, tam da bu noktada kul ile Rabbi arasındaki mesafeyi kısaltan, kalbi arındıran ve yeni bir başlangıcın kapısını aralayan ilahi bir davet hâline dönüşür.

Bu nedenle hac ve umre ibadetini sadece şekli bir ziyaret olarak görmek büyük bir eksiklik olur. Asıl kazanım, kutsal topraklardan döndükten sonra hayatın her alanında bu ibadetin izlerini taşıyabilmektir. Dilin daha dikkatli, kalbin daha merhametli, kul hakkı konusunda daha hassas bir hâle gelmesi; umrenin kabulünün en önemli işaretlerindendir.

Zira Allah’ın evi diye tasvir edilen Kabe’nin etrafında dönen bedenlerin, dönüşte nefsin etrafında dönmeye devam etmesi ciddi bir muhasebeyi gerekli kılar. Umre, biten değil; aksine hayat boyu sürmesi gereken bir kulluk bilincinin başlangıcı olmalıdır.

UMRE VE ÖLMEDEN ÖLMEK FİKRİYATININ İLİŞKİSİ

Şimdi de Umre ile ölmeden evvel ölmek hakkındaki bağlantıyı ele almaya çalışacağız.

Öncelikle ölmeden ölmek nedir bunu ele alalım sonra da umre ile olan ilişkisi ele alalım.

Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın sohbetleri makaleleri yazdığı kitapları gerçekten de her çağın insanı için çözüm içeren bilgiler olduğunu bilmeyen yoktur.

İşinin ehli bilgili ve donanımlı bir kadro tarafından kurulan Prof. Dr. Haydar Baş Enstitüsün internet sitesinde güzel bir arşiv çalışması yapılmaktadır.

Bu arşivden her ihtiyaç sahibi gibi bizler de istifade ediyoruz. Arada bir de sizlerle bu bilgileri paylaşmaya çalışıyoruz.

Aşağıda Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın güzel bir sohbetini sunuyorum. Rabbim istifade etmeyi nasip eylesin.

“Mevlana Kaddesallâhu Sirrehû Aziz Hazretlerinin bu manada çok güzel bir hikâyesi vardır. Adamın bir tanesi Hindistan’a gidiyor, evinde dudu kuşu var. Demiş “Hey dudu, ben Hindistan’a giderim. Ne dersin ne istersin benden?” Dudu der ki “Hiçbir şey istemem ve lakin vardığın zaman o memlekete benim arkadaşım olan dudulara selamımı götür demiş.”

Hindistan’a ilk gittiğinde koskocaman bir selvi ağacı, ağacın tepesinde bir dudu kuşu.” Hey dudu, benim evdeki dudunun sana selamı var” diye nida ettiğinde ne görsün? Dudu ölmüş, yuvarlana yuvarlana yere düşmüş. “Allah Allah” demiş.

“Keşke benim dudunun selamını getirip de bu hayvancağızın ölümüne sebep olmasaydım.” Ama bir türlü de kafası bunu idrak edememiş. “Nedir bu?” diye. Tekrar evine dönünce kafesinin başına gider der ki, “hey dudu, senin selamını götürmesine götürdüm ama arkadaşına bu selamı verdiğim zaman bir de ne göreyim? Dudu ölür, yere düşer, ağaçtan yere düşer, çok üzüldüm” der.

Bunu anlatırken sözü bittikten sonra kafesine döner bakar ki kendi dudusu da ölmüş. “Eyvah, keşke buna bunu da anlatmasaydım” der. Elini kafese uzatır, duduyu alır, pencereyi açar, dışarıya bırakır.

Bir de ne görsün? Bıraktığı dudu uçmaya başlar. Mevlana buyuruyor ki, duduya sorar mal sahibi. “Hey dudu, uçmasına uçtun ya, neydi bunun hikmeti, sebebi söyler misin bana?”

Dudu da demiş ki “Ben seninle selam gönderdiğim arkadaşıma demiştim ki, demek istemiştim ki, sen dışarıdasın, benim gibi kafeste değilsin. Böyle nasıl hür oldun? Uçarsın.”

O da bana hal diliyle dedi ki “Bak ben öldüm, kurtuldum.” Öldü, bana onu, o haberi gönderdi. “Sen de öl kurtul” diye bana mesaj gönderdi. “Ben öldüm, kurtuldum.” Şimdi der, “ey dost sen de beden kafesinden kurtulmak ister misin?

Ruhunun hürriyetinin yüce doruğuna çıkmak ister misin? Sen de şu nefsani arzularını öldür de öyle kurtul. Ancak öyle kurtulabilirsin” der. Ve Hazret ilave eder. “A güzellik vurgunu, yol nereye? Açıldı işte beden kafesinin kapısı. Uç ey kuş, öz cevherine uç. İşte acı su, işte bataklık, işte ölmezlik, işte hürriyet. Canın yüce doruğuna uç.” Yani o mutlak hakikat öyle bir noktada ki orası en âlâ, en üstün makam, oraya doğru uç. Oraya gittin mi hürriyeti buluyorsun.

“Niye bu çanak çömlekle, dünya ile meşgul olup da kendini hırpalıyorsun” demek istiyor. Hazreti Mevlana.

Şimdi “ölmeden evvel ölmek” demek, çanak çömlekle uğraşmayı terk etmektir. Kalbinizden bütün bunları çıkarmanızdır. O kalp ki Beytullah’tır, hakiki Beytullah’tır. Oradan dünyaya, masivaya ait olanları çıkartıp sahibine terk etmemiz lazım o kalbi. Kalbin sahibi Cenâb-ı Vâcib-ül Vücûd Hazretleri. “Yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım.”

İşte bu espri. Şimdi Cenâb-ı Hak senin kalbine nazar etmiyor mu? Benim kalbime nazar etmiyor mu? Ediyor. Günde 300 defa kulunun kalbine nazar eden Allah’ı biz 3 saniye bile hatırlayamıyoruz, onunla olamıyoruz. İsmini söylediğimiz zaman bile ondan gafiliz.

Namazda huzurunda duruyoruz, “Allah u Ekber” diyoruz, ceset onun huzurunda ve fakat ruh başka âlemlerde. Hani bir şarkı vardır, “Vuslatın başka âlem, sen bir ömre bedelsin.” Yani şunu demek istiyorum, ceset ile onun huzurunda olan sen, namazda ama onunla değilsin.

Gaflettesin, Allah’ı bile hatırlayamıyorsun, bu haldeyiz. İşte Allah ile olmak demek o kalbe hiçbir şey koymadan onları aradan çıkartarak yani nefsani perdeleri geçerek, “ölmeden evvel ölmek” demek bu. “Mûtû kable en-temûtû” “Ölmeden evvel ölünüz.” O zaman işte Allah’ın tecellilerine kul mazhar olur. Kiminle olur? Allah ile beraber olur. Değil mi? Allah bu güzel hali yaşamayı ümmeti Muhammed’e ve bizlere nasip eylesin.” (Prof. Dr. Haydar Baş Enstitüsü / Dini hayat / Televizyon sohbetinden alıntıdır.)

Yukarıda ele aldığımız yazımızda “Ölmeden evvel ölmek ne demek?” başlığı altında bu hali elde etmekle kulluk şuuruna erişileceğini, bundan sonra kişinin daha ciddi bir hayat yaşamanın da yolunu bulacağını anlatmaya çalışmıştık.

Gerçekten de insanoğlunun inansa da ibadet konusunda ertelemek gibi bir hastalığı vardır. İnsanoğlunun öldükten sonra erteledikleri ibadetleri hakkında pişman olacağını, öldükten sonraki pişmanlığın bir işe yaramayacağını da biliyoruz. Ancak bu dünyada pişman olup yanlıştan vazgeçenlerin kârlı olacağını her akıl sahibi bilir.

İnsanın bu durumunu çok iyi bilen yüce Allah, insanın dünyada pişman olup doğruyu bulmasını kulunun lehine olarak istemektedir. Bu konuda kulunu imtihana tabi tutmak istemektedir.

Ama insanoğlunun bu konuda tavrının da ne olacağını bilen yüce Allah Kur’an’da bildirmiştir:

Enam suresi 27 ve 28. Ayetler bu konuda bize bilgi verir:

“Onların ateşin karşısında durdurulup “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!” dediklerini bir görsen !.. / Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü. Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar.”

İşte Umre ve Hac insana bu fırsatı tanımaktadır. Bu önemli ibadette ihrama girmek kuralı vardır. İhrama giren kimse düşünce olarak ölmüş ve kefene bürünmüş ve sanki yeniden diriltilmiştir. ‘Akıl başta olarak istediği ameli işleme fırsatını yakalamıştır. Yani ona hani öldükten sonra pişman olup da keşke yeniden dünyaya döndürülsem diyenlerin fırsatı sana verildi hadi bakalım pişmanlığının gereğini yerine getir. Gereken değişimi gerçekleştir. Yapabileceğin bütün ibadet, iyilik ve kulluk eylemlerini gerçekleştir.’

Yıllardır yapmakta olduğum rehberlik görevimde yaşadıklarım, gördüklerim insanın bu dönüşü ve değişimi gerçekleştirmede çok da başarılı olmadığıdır. Umre ve Hac dolayısıyla ihram ibadeti fırsatını yakalayanların ‘ölü gibi olun nefsi tepkilerden ve şeytan tuzaklarına düşmekten uzak durun’ diye ikazımıza rağmen sözümüzü dinleyenlerin azın azı kadar olduğunu görüyoruz. Bırakın nefsini öldürmeyi, eski alışkanlıklarında daha azgın hale gelenleri görüyoruz.

Burada asıl sorgulanması gereken husus, ihramdan çıkıldığında kalbin de eski elbiselerini giyip giymediğidir. Zira ihram, sadece dikişsiz bir kumaş değil; nefsin arzularını askıya alma, benliğin iddialarını terk etme ve kulluğu merkeze alma eğitimidir. Bu eğitimi kutsal topraklarda bırakıp gündelik hayata taşımamak, verilen ilahi fırsatın hakkını tam olarak verememek anlamına gelir. Umre ve hac, insana “yeniden gönderilmiş gibi yaşama” imkânı sunarken, bu imkânın kalıcı bir ahlâk ve istikamet değişimine dönüşmesi, kulun samimiyetiyle doğrudan ilişkilidir. Allah bu hali cümlemize nasip eylesin. Amin.

UMRE VE HAC İMANIN BOYUT DEĞİŞTİRME HALİDİR

İman, çoğu zaman kelimelerle tarif edilen, kitaplarda okunan ve zihinde taşınan bir hakikat olarak yaşanır. Ancak bazı ibadetler vardır ki, imanı zihnin sınırlarından çıkarıp kalbin ve bedenin tamamına yayar.

Umre ve hac, işte bu yönüyle insanın inancını sadece bilmekle yetinmeyip onu görmesine, dokunmasına ve yaşamasına vesile olan müstesna ibadetlerdendir. Bu yolculuk, kulun Rabbine dair bilgisini derinleştirdiği kadar, kendisiyle yüzleşmesini de beraberinde getirir.

Bu sebeple Umre ya da Hac, sadece bir ziyaret ya da bir ibadet silsilesi değil; imanın soyuttan somuta, ilmel yakîndan aynel yakîn ve hakkal yakîn mertebelerine doğru yaptığı bir yolculuktur. Okunan ayetlerin, dinlenen kıssaların ve anlatılan hakikatlerin mekânla, zamanla ve hatırayla birleşerek canlı bir hâl alması, insanın imanını başka bir seviyeye taşır. Orada görülen her yer, duyulan her isim, yaşanan her an, kalpte yeni bir pencere açar.

Umre ya da Hac ibadetine imanın soyuttan somuta geçişi ya da imanın ilmel yakîndan aynel yakîn ve hakkal yakîn boyutlarına geçişi de diyebiliriz.
Dünyanın ilk kurulduğu andan itibaren ilk insan Hz. Âdem’le başlayan insanlık serüveninin yaşandığı yerleri görmek bambaşka bir duygudur.

Hz. Âdem ile Hz. Havva validemizin cennetten çıkarıldıktan sonra yıllar, belki de asırlar boyu ayrı kalışları ve pişmanlıkla geçen zamanın ardından bir araya geldikleri Arafat bölgesindeki Cebel-i Rahme’yi (Rahmet Dağı) görmek; bilginin görsele dönüşmesiyle insanda derin duygular uyandırmakta, imanda ve amelde yeni kapıların açılmasına vesile olmaktadır.

Arafat buluşmasını haccın farzları arasına koyan yüce Allah’ın, ilk insanın affedilişinin adeta bir seremonisini herkese yaşatmak istemesi ve mahşerin provası gibi bir günde bütün hacıların aynı mekânda toplanmasını murat etmesi elbette üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir hakikattir. Bu hâli görenlerin ve yaşayanların anlatılanları daha iyi anlayacağı muhakkaktır.

Dünya yurdunda ilk inşa edilen Kâbe’yi görmek, etrafında yedi defa dönmek ve Hacerü’l-Esved’i selamlamanın hikmetini idrak etmek ise kelimelerle anlatılması güç, derin bir teslimiyet ve kulluk şuurunu insana yeniden hatırlatan eşsiz bir duygudur.

Hacerül Esvet taşının karşısına gelindiğinde ona doğru elinizle selam verirken o anda sizin Allah’ın Kâbe’sini ziyaret edenler listesine eklendiğinizi onun da sizin hakkınızda şahitlik edeceğini bilmek ne kadar önemli bir duygudur.

Zaten tavafın her şaftında (dönüşünde) Bismillahi Allahu ekber; “Allahümme imanen bike ve tasdîkan bi-kitâbik ve vefâen bi-ahdike ve ittibâen li-sünneti nebiyyike Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem.” (Allah’ım, sana iman ederek, kitabını tasdik ederek, sana verdiğim ahdime vefa göstererek ve Peygamberin Muhammed’in sünnetine uyarak tavafa başlıyorum.) diye dua etmek ve selamlamak bunun içindir.

Her anı ve her davranışı farklı bir duygu farklı bir sır yumağı olan umre ve hac ibadetini bilinçli bir şekilde yerine getirmenin insana kazandıracağı güzellikleri yaşamak umudu ve duasıyla hepinizi gönülden selamlıyorum efendim.

ANA HATLARIYLA TAVAF NASIL YAPILIR

Değerli dostlar!

Bir işi bilerek ve hissederek yapmakla o işin amacına ve tadına varabilirsiniz. Kâbe etrafındaki tavaf da bilgiyi ve yaşamayı gerektiren bir ibadettir.

Umre ibadetine başlamadan önce daha önceden belirlenen mikat sınırı denen yerlerden birine gidip orada kadınlar kendi elbiseleriyle erkekler alt kısımlarını ve üst kısımlarını örtecek şekilde iki parça beyaz bezle (havlu) başka hiçbir kıyafet olmadan giyer iki rekat ihram namazı kılar ve umreye niyet ederek Kâbe’ye gelir ve tavafa başlar.

Şayet yapılacak tavaf nafile bir tavaf olacaksa mikat alanlarına gitmeye gerek kalmadan ve ihrama bürünmeden ihram namazı kılmadan direk olarak Kâbe’ye tavafa gelirler.

Tavafa başlarken “Yarabbi bu tavafı bana kolaylaştır ve kabul eyle” diye dua edip Hacerül Esved köşesinde selamlamayla başlanılması işin niyetle amel boyutunun birleştirmektir. Neyi neden ve nasıl yapacağının şuuruna ererek tavafa başlamaktır.

Bismillahi Allahu ekber; “Allahümme imanen bike ve tasdîkan bi-kitâbik ve vefâen bi-ahdike ve ittibâen li-sünneti nebiyyike Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem.” (Allah’ım, sana iman ederek, kitabını tasdik ederek, sana verdiğim ahdime vefa göstererek ve Peygamberin Muhammed’in sünnetine uyarak tavafa başlıyorum.) Diye dua etmek ve selamlamak bunun içindir.

Buradaki ahde vefa ruhlar aleminde Rabbimizin “ben sizin rabbiniz değil miyim?” hitabına ruhlar olarak ‘evet sen bizim rabbimizsin’ sözünün teyidi anlamına gelmektedir.

Hemen başlangıçta Kâbe’nin kapısıyla karşılaşırsınız. Hacerül Esvad köşesinin yanında duaların geri çevrilmeyeceği Mültezem bölgesinde

“Subhânallâhi ve’l-hâmdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhu ekber ve lâ hâvle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm.”

“Allah eksik sıfatlardan münezzehtir. Hamd Allah’adır. Allah’tan başka ilah yoktur ve Allah en büyüktür. Allah’tan başkasında güç ve kudret yoktur.” Diyerek onun şanını yüceltiyorsunuz.

Mültezem ile Hacerül Esved köşesi arasında Kâbe’nin kapısıyla karşılaşınca “Ya Fettah Ya Rezzak Ya Alim Ya Kerim Ya Allah” demek çok önemlidir.

Ya Fettâh: Ey bütün kapıları açan, zorlukları çözen, fetheden Allah

Ya Rezzâk: Ey rızık veren, maddi-manevi her türlü rızkı ihsan eden Allah

Ya Alîm: Ey her şeyi bilen, gizliyi ve açığı bilen Allah

Ya Kerîm: Ey çok cömert, ikramı bol Allah.

Ya Allah: Ey her ismi ve sıfatı kendinde toplayan yüce Allah.

Bütün olarak manası: “Ey kapıları açan, rızık veren, her şeyi bilen ve sonsuz cömert olan yüce Allah!”

Bu zikirle birlikte genellikle; rızıkta genişlik, ilmin artması, sıkıntıların açılması, kalbin ferahlaması talep edilmektedir.

Bir adım sonra Makamı İbrahim denen bölgeye gelinir. Burada okunacak en faziletli dua şudur:

“Allahümme inna hazel beyte beytuk. Vel harame haramuk. Vel abde abdik. Vel emne emnük. Vel abde abdük ve ene abdüke vebnü abdik.”

(Allah’ım bu Mukaddes ev senin evindir. Bu harrem senin haremindir burası senin güvenli kıldığın yerdir. Kullar ise senin kulundur ben de senin bir kulunum. Beni de esenliğe kavuştur) duasıyla Allah’tan maddi manevi esenlik istenir.

Bu arada Rüknü Irak-i denen Hicr-i İsmail’in başlangıç bölgesine gelmiş olursunuz. Burası Kâbe’nin içinden sayılır. Burada Hz. İsmail ve Hz. Hacer validemizin mezarının olduğu rivayet edilir. Burada tövbe ile alakalı ayet ya da dualar tercih edilir. Peygamberimizin tam bu bölgede “Allahümme ecirni minen nâr “(Allahım beni cehennem ateşinden koru) diye dua ettiği söylenir.

Bir sonraki köşe rüknü Şam-î denen köşedir. Burada tavafın kabulü hakkında dualar ve salli barik salavatları okumak daha faziletlidir. Fatiha suresini okumak da çok faziletlidir. Önünüzde Rükn-i Yeman-i Köşesi vardır.  Bu köşe Hz. Ali Efendimizin doğumu için yarılan köşedir. Hz. Ali’nin annesi doğum sanıcı tutunca Allah o köşeyi ona açarak içeriye girer ve Hz. Ali’nin doğumu burada gerçekleşir. Dünyada Kâbe içerisinde doğma şerefine layık görülen tek kişi Hz. Ali efendimizdir. 

Rüknü Yemanî denen köşeye gelirken “Allahümme ente’sselâm ve minke’sselâm tebârekte  yâ ze’lcelâli ve’l-ikrâm.”

(Allah’ım sen selamsın. Selamet de sendendir. Ey celâl ve ikrâm sâhibi sen münezzehsin, sen yücesin) demek de faziletlidir.

Rüknü Yeman-î köşesinde elinizle selamlarken “bismillah Allahu ekber deyip allahumme salli ala muhammedin ve ala ali muhammed”

(Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine salât (dua, rahmet ve bereket eyle) demek gerekir.  bundan sonra Hacerül Esvad köşesine kadar “Rabbena atine fiddünya haseneten ve fil ahireti haseneten vekina azabennar ve ethilnel cennete meal ebrar” (Allahım bana dünya iyilik ver ahirette de iyilik ver. Beni iyilerle birlikte cennetine koy) duaları okunur. Ulaşan rivayette bu arada dualarınıza amin demekle görevli melekler her an mevcuttur.

Her şafta (dönüşe) başlarken yine Hacerul Esved’e selam verilir ve bu dualarla devam edilebilir. Elbette bunların yanında başka dualar da okunur hiçbir şey bilmeyenler bildikleri şekilde gönül diliyle Rabbiyle sohbet eder. Önemli olan yapılan işin bilincine ererek yapılandır.

Bizler çeşitli sohbetlerden ve çeşitli eserlerden derlediğimiz kendimizin de sürekli yaptığımız, feyz ve muhabbetine eriştiğimiz dualar ve eylemler bunlardır. Dostların isteği üzerine bunu sizlerle paylaştık. Rabbim nasibimizi ve muhabbetimizi artırsın. Amin.

TAVAF HAKKINDA SIR VE HİKMETLER

Değerli dostlar!

Hazır umre konusundaki sırlara ve hikmetlere girmişken birkaç önemli bilgiyi daha paylaşalım.

Kâbe etrafında her tur dönüşe şaft denilmektedir. 7 dönüş yani Hacerül Esved köşesinden başlayan ve orada biten 7 dönüş bir tavaf yapmaktadır.

Bu dönüşün neden soldan başladığının ve neden 7 sayısı olduğunun dahi elbet bir anlamı vardır. Kabe dünyanın merkezi dense de bunun maddi anlamdan daha çok manevi anlamda bir merkez olduğunu düşünmek daha mantıklıdır. Kâbe, aracısız direk olarak Allah’ın tecelli merkezi olduğundan ve insanda merkez de kalp olduğundan, manevi irtibatın daha sağlıklı olması için kalbin yakınlığını vesile kılarak her daima merkeze daha da yakınlaşmaktır.

Bu dönüş mana aleminde her bir dönüşte Arş-ı Ala’ nın bir katına daha yükselmeyi sağlar. 7 şaft tamamlandığında aynı zamanda 7. Kat semada Arş-ı Ala da bulunan Beytulma’mur’a erişmek ve meleklerle manevi irtibat kurarak onlarla tavafın cem’inde bulunmaktır.

Bu sebeple tavafın bu anlamını tefekkür edebilse tavaf yapanlar sessiz ve derinden nelerin gerçekleştiğini anlayabilse, gerçekten çok ama çok önemli sırlara erecektir. Tavafta istenen disiplin ve kalbi derinlik bu hali yaşayabilmek içindir. Ama maalesef bu hali yakalayabilen azdır. Çünkü mana iklimine engel olan nefsi davranışlar, dünyevi meşguliyet ve gafletler buna engel olmaktadır. Biz bunu öğrendik vesselam.

Bizim size aktardığımız sırlara, bilinen maksatlardan biri demek daha sağlıklı olacaktır. En doğrusunu bilen Allah’tır.

Şimdi de Beytulma’mûr hakkında bilgi aktaralım:

Rivayet edilir ki Allah’ın meleklerinin tavaf ettiği ve Kâbe’nin tam da izdüşümünün bulunduğu yerde Beytulma’mûr diye adlandırılan bir Kâbe daha bulunmaktadır.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinden bu konuda bilgi paylaşmak isteriz.

“Beytülma’mûr ile ilgili olarak Hz. Peygamber’den çeşitli hadisler rivayet edilmiştir. Bu hadislere göre Resulüllah’a miraç esnasında beytülma’mûr gösterilmiştir. Burası “yedinci semada melekler için inşa edilmiş, bir gelen bir daha gelmemek üzere her gün 70.000 meleğin ziyaret edip ibadette bulunduğu bir mâbeddir”

Hz. Ali’nin de bir soru üzerine beytülma‘mûru, gökte bulunan ve Kâbe’nin yerdeki kutsiyetine benzer bir kutsiyete sahip olan, her gün 70.000 meleğin ziyaret edip namaz kıldığı, bir diğer adı da durâh olan bir yer, bir mescid olarak tanımladığı rivayet edilmektedir (Taberî, XXVII, 10).

Tasavvufî eserlerde beytülma’mûr’un zahiri ve bâtıni olmak üzere iki delâleti olduğu kabul edilmektedir. Zahirî delâleti, yedinci semada melekler tarafından mamur hale getirilen bina, bâtıni delâleti ise Hakk’ın tecelli ederek mamur eylediği mümin kalbidir.” (İslam Ansiklopedisi)

TAVAF NAMAZI VE BAZI SIRLAR

Tavaf konusunu tamamlarken tavaf esnasında konuşmak hakkında çeşitli rivayetler ve sözler söylenir. Hatta bazı rehber hocalar bazen kraldan fazla kralcı olup tavaf esnasında konuşmak tavafı bozar gibi yanlış bir ifade kullanırlar. Bu doğru değildir.

Bu konuda Peygamberimizin hadisi bize doğru olanı haber veriyor:

İbn Abbas rivayet etti: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ” Kabe’nin tavafı namaza benzer, ancak tavaf sırasında konuşmak gerekir. Tavaf sırasında konuşan kimse, ancak güzel sözler söylesin.”

Burada dedikodu yapmak gıybet etmek dünya ile alakalı boş ve gereksiz sözler sarf etmektir yasak olan. Zaten bu eylem her yerde çirkin sayılmıştır.

Aslında uyarı niteliğindeki doğru olan ifade ve tespit tavaftan istenilen muhabbeti ve sırrı yakalamak için tavaf esnasında Allah’ın tecellisinden daha çok istifade bekleyenlere “Tavafta sadece Kâbe’yi seyredin, sessiz ve derinden dönün ki işin sırrına vakıf olabilesiniz” mesajıdır susmak.

Namazdaki aranan huşu ve huzur da bunun için değil mi? Bu sebeple namaz benzetmesi yapılmıştır. Disiplinli bir dönüş düşünce ve eylem bütünlüğüyle elde edilecek şey tavafın sırrına vakıf olmaktır vesselam.

Umre ibadetinde yapılan her tavaftan sonra 2 rekat tavaf namazı kılmak tavafın şükrünü yerine getirmek anlamında olup Peygamberimiz tarafından bu iki rekat namazda okunacak sureler bile bir sır yumağı şeklinde bizlere sunulmuştur.

“Her kim, Beytullah’ı/Kâbe’yi tavaf eder ve iki rekât namaz kılarsa, bir köleyi hürriyetine kavuşturmuş gibi ona sevap verilir.” İbni Mace 2956

Genellikle peygamberimizin uygulamalarına bakınca iki rekatlık nafile namazlarda ve tavaf namazında birinci rekatta Kâfirûn ikinci rekatta ihlas suresini okumamız tavsiye edilmiştir. Bunun da elbet bir önemi vardır. Şimdi bunu içselleştirmeye ve tefekkür etmeye çalışalım.

  1. Tevhidin özeti olmaları

Kâfirûn Sûresi, şirki ve batıl inançları kesin bir dille reddetmeyi temsil eder:

Kâfirûn suresinde diyoruz ki: “Ey Muhammed! De ki: “Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kâfirûn 1-6)

İhlâs Sûresi ise tevhidi en saf hâliyle ilan eder: “De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. (Hiçbir şeye muhtaç olmayan) O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.” (İhlas 1-4)

Bu iki sure birlikte okunduğunda: Önce inkâr edilen (şirk, batıl ilahlar), Ardından iman edilen (Allah’ın birliği) açıkça ortaya konur. Yani kul, namazda adeta imanını yeniden ilan eder.

  1. Tavafın ruhuna uygunluk

Tavaf: Kalben ve bedenen Allah’a yönelmenin, Hayatın merkezine Allah’ı koymanın sembolüdür. Tavaf namazında bu iki surenin okunması:

“Hayatımın merkezinde sadece Sen varsın” demenin sözlü ifadesi gibidir. Bu yüzden özellikle tavaf namazına çok yakışır.

  1. Peygamber Efendimizin (sav) uygulaması

Hadis kaynaklarında Resulullah’ın (sav): Sabah namazının sünnetinde, Akşam namazının sünnetinde, tahiyyatül mescit namazında ve Tavaf namazında çoğunlukla Kâfirûn ve İhlâs surelerini okuduğu rivayet edilmiştir. Bu da tavsiyenin sünnet temelli olduğunu gösterir.

  1. Nafile namazlarda iman tazeleme boyutu

Nafile namazlar: Farzdan ziyade kulun gönüllü yönelişini temsil eder. Bu iki sure: “Neye inanıyorum?” “Neyi reddediyorum?” sorularına net cevaplar verdiği için nafile ibadetlerde iman muhasebesi işlevi görür.

  1. Yakîne ulaşmanın boyutu

Umre ve hac, imanı ilmel yakîndan aynel yakîne taşıyan ibadetlerdir. Kâfirûn + İhlâs: Eski alışkanlıkları, dünyevî putları reddediş (Kâfirûn), Saf bir kulluğa yöneliş (İhlâs) anlamıyla bu dönüşümün özeti gibidir.

Kısaca: Bu iki sure, namazda sadece bir okuma değil; “Ben kimden yanayım, kime teslimim?” sorusuna verilen güçlü bir imandır.

Tavafta şirki reddettik Allah’ı birledik. Sonunda da namazda ayını şeyi yaparak iman ve ihlasımızı teyit ettik. Her şey yerli yerince ve kararınca. Rabbim yaptığımız ibadetlerin sırrına ulaşmayı nasip eylesin. Amin.

UMRE DE SA’Y NASIL YAPILIR

Tavaf ile alakalı gönlümüzde ve zihnimizde oluşan bilgileri paylaştık. Bu makalemizde de umrenin diğer şartı olan Sa’y hakkında bilgileri paylaşalım istedik.

Hac ya da umre için tavaf yapıldıktan hem en sonra Mescid-i Haram’ın doğu tarafında bulunan Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelinerek yapılan bir eylemdir. Safa tepesinden başlanır ve 4 kez gidilir ve 3 kez dönülür. Sa’y, bu şekilde yapılır.

Umre için ihrama girildiği için tavafın arkasından Sa’y yapıldıktan sonra saçımızı keserek ihramdan çıkış sağlanır. Saç kesmek ölüm halinden hayata dönüş ya da öldükten sonra tekrar dirilişi temsil eder.

Bu ibadetin aslı arayış ve tefekkür eksenlidir. Önce bunun hikaye kısmını anlatalım:

Hz. İbrahim Allah’tan aldığı emir gereği Hz. Hacer ile çok küçük bir bebek olan Hz. İsmail’i şimdiki Kâbe’nin bulunduğu yere bırakır ve gider. (Henüz Kabe yeniden inşa aşamasında değildir.) Bir zaman sonra Hz. Hacer’in yanında bulunan yemek ve su biter. Açlıktan sütü kesilir. Bu sebeple en azından bir miktar su bulmak amacıyla yakında buluna Sefa ve Merve tepeleri arasında arayışa koyulur.

Arada bir küçük tepe daha vardır. Tam orada Hz. İsmail’i göremediği için tam da orayı koşarak bir an önce geçmeye çalışır. Sefa ve Merve tepesi arasında geliş ve gidiş 7 defa tekrarlanır. Tam Merve tepesine geldiğinde arayışının son bulduğu dualarının kabul olduğunu an gerçekleşir.

Allah’u teale Cebrail Aleyhisselam’ı vesile kılarak tam da İsmail (a.s.)’ ın yanında bir su yaratır. Bunu gören Hz. Hacer, koşarak gelir ve bu su o kadar şiddetli fışkırıyordu ki ona dur dur anlamına gelen zemzem deyince su akışı yavaşlar. Zemzem kıvam ve içim olarak diğer sulardan farklı birçok özelliğe sahiptir. Yapılan incelemelerde anne sütünün taşıdığı mineralleri taşımaktadır.

Hz. Hacer validemizin bu samimi arayışı ve teslimiyeti bundan sonra hac ve umre ibadetlerinin bir şartı olarak kalacak ve kıyamete kadar bu ibadetin bir parçası olacaktır.

İşte hac ve umre ibadetinde Sefa ve Merve tepesi arasındaki eyleme say’ denmiştir. Hz. Muhammed’e umre ve hac ibadetinde bu ibadet şekli emredildiğinde bazıları itiraz etmiştir. Çünkü burada puta tapanlarda sefa ve Merve tepelerine putlar yerleştirir onlar arasında geliş gidişlerle tapınmalarını yerine getirirlerdi. Bunun üzerine yüce Allah ayetle bunun putperestlerinkinden farklı bir şey olduğunu şöyle beyan eder:

“Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah’ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir.” (Bakara / 158)

Buradaki yürüyüş, arayış tefekkür ve teslimiyetin Hz. Hacer’in teslimiyetini bizlere hatırlatır. Hatta onun koştuğu bölge dahi yeşil ışık denen işaretli bölgede ihmal edilmemiş. Her haliyle Hacer olunması hedeflenmiştir.

Şimdiler bu arayış ve yürüyüş esnasında bağırıp çağırıp koşmakla meşgul olan misafirlerin pek azının buradaki meselenin farkında olduğunu görüyoruz. Arayış Sefa Merve’de başlar her nefes hayatta devem eder. Durmadan aramak gerekir vesselam.

“Hacer gibi ara sen de derinde                                                                                     

Belki bulursunuz günün birinde” Nazarî

UMRE’DEN SONRA YA DA ÖNCE PEYGAMBERİMİZİN ZİYARETİNİN ÖNEMİ

Değerli dostlar Kâbe hakkında umre ibadetinde bize gerekli olan bilgilerden gönül dağarcığımıza düşenleri paylaştık. Elbette işin manevi cephesinde bir olmazsa olmazımız Medine’de bulunan peygamber efendimizin kabri şerif ziyaretidir.

Mekke’de ikamet edenler müstesna ama uzak diyarlardan umre ziyareti için gelenlerin yapması gereken Peygamber efendimizin kabri şerifinin ziyaretini de ayrı bir makalede ele almak istedik. Bu makalemize bu yazı serisini bitireceğiz inşallah.

Peygamberimizin kabrinin ziyareti hakkında kendisinin buyruklarından bir demet sunalım:

“Hac edip kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur.”

“Hac edip de beni ziyaret etmeyen, beni incitmiş olur.”

“İmkan bulup da mazeretsiz beni ziyaret etmeyen bana cefa etmiş olur.”

“Vefatımdan sonra beni ziyaret eden, hayatımda ziyaret etmiş gibidir.”

“Kabrimin yanında, benim için okunan salavatı işitirim. Uzak yerlerde okunanlar bana bildirilir.”

Bu kadar önemli müjdelerin bulunduğu ve manen diri olan peygamberin ziyareti elbette umre ibadetinin şartlarından olmasa da manevi edep bakımından olmasa olmazlar arasındadır.

Hz. Peygamberin (s.a.a.) kabrinin bulunduğu hücre ile minberinin arasında bulunan ve “Ravza-i Mutahhare” diye anılan yerde, değilse mescidin uygun bir yerinde kılar. Resülullah (s.a.a.), “Evimle minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir, minberim de (Kevser) Havuzumun üzerindedir”

Hem insanlar bu yerde namaz kılmayı sanki cennete girmeye garanti senedi almış gibi değerlendirme hatasına düşmektedir. Burada namaz kılan için fazilet var ama cennet garantisi yoktur. Bir şeyi çok abartmanın da alemi yoktur. Randevu bekleyip saatlerce vakit kaybını dikkate almak gerekir. Halbuki bunun yerine yeşil kubbeyi gören bir yerden peygamberimize selatü selam okumak ve hürmet sunmak daha faziletlidir.

Bu sebeple umre ibadetinde önce ya da sonra mutlaka Medine ziyareti yapılır. Burada son zamanlarda Ravza-i Matahhara denilen yerde namaz kılmanın zor olduğu ve randevu konusunda inanılmaz sıkıntıların yaşandığını görüyoruz. Bu da umreye gelen vatandaşların bunu bir eksiklik olarak gördüğüne şahit oluyoruz.

Elbette burada namaz kılmak faziletlidir. Ama bun imkan bulamayanlar peygamber mescidinin herhangi bir yerinde namaz kılsa da olur.

Esas olan onun manevi huzurunda olmanın farkında olmak onun ölümünün diğer canlılar gibi olmayıp ruh olarak şefaat ve manevi himmet açsından işvenin devam ettiğini bilmek gerekir.

Enfal suresin 33. Ayette peygamberin bu konudaki özelliği şöyle beyan edilmiştir:

“Halbuki Resulüm, sen onların arasında bulunduğun sürece Allah onlara azap edecek değildir. Bir de yaptıklarına pişmanlık duyup günahlarının bağışlanmasını diledikleri sürece de Allah onlara azap etmeyecektir.”

Bakara suresi 154 ayette bahsedilen şehitler kapsamına peygamberimiz de girmektedir.

“Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz.”

Bu sebeple onun hayatta olduğundaki şefaat yetkisi mematta da devam ettiği için onun kabrini ziyaret ederken ya da Medine’de bulunduğunu sürece tövbe ederken peygamberi vesile kılmanın faziletini idrak etmek gerekir. Bilmeyenler ne bilsinler bilenlere selam olsun…

Değerli dostlar!

Ana hatlarıyla umre ve tavaf hakkında derlediğimiz bilgileri sizlerle paylaştık. Tavsiyemiz odur ki ilk fırsatta imkan bulur bulmaz Allah’ın beytini tavaf ediniz ve anlatılanları ancak o zaman yaşayınca anlarsınız. Rabbim tekrar tekrar nasibimizi artırsın. Gayret bizden tercih sizden taktir Allah’tan.

Önerilen Makale

KURBAN İBADETİ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN BİLGİLER / ANALİZ

Yaklaşmakta olan Kurban Bayramı nedeniyle kurban hakkında bilinmesi gerekenleri birkaç makalede ele alarak değerli okurlarımıza …